Popüler Yayınlar

21 Mayıs 2007 Pazartesi

demokrasi

Demokrasi mi?
İlk önce doğru bir tespit yapmak gerektiği ile hareket edilmeli. Bu toplumda yapısal dengeler çok çabuk yönlendirilebiliyor. Bunun ana sebebi ise ataerkil bir toplum olmamız ve bizlerin yerine düşündüğünü söyleyenlere aldanmamızdır. Kendimiz öğrenme ve uygulama gayreti içine girmediğimiz için, felaket senaryoları bu topraklarda çok rahatça uygulanmaktadır.
Asıl mesele şudur: Toplum olarak konuşmasını bilmeyen, küfürleşmeyi ise sermaye sayan bir millet haline gelmiş olmamızdır. Demokrasiye inanıyoruz, ama demokrasi nimetlerinin sadece bize ait bir kavram olduğunu savunuyoruz. Kişi hak ve hukukuna inanıyoruz ama kişi hak ve hukukunu hiçe sayma yetkimiz var diye ortaya çıkıyoruz. Toplumu bölmeyi bir sermaye sayıyoruz. <Öteki, ve biz> kavramını günlük hayatın her zerresine motive ediyoruz. Bu çarpık zihniyeti de büyük bir ilke gibi, can pahasına savunuyoruz. Kabullenmesini bilmeyen, çok çabuk dışlayan bir yapımız var. Bu yüzden de bu ülke birçok ihtilal gördü. Türkiye düşmanları içimize girerek, sen-ben, o-bu, şu-o gibi sınıflara ayırıp sonra da o sınıfları körükleyerek, her iki grup adına canları aldı. İşin en vahim tarafı ise kendisinin işlediği bu cinayetleri bu guruplar üzerine yıkıp, karşılıklı suçlamaları yaparak birbirimize düşman ettiler.
Şimdilerde bu düşmanlığın yeni versiyonları denenmekte. İç ve dış menfaatçiler bu oluşturulmuş olan puslu havadan nasıl rant sağlarım düşüncesiyle hareket etmektedir. Toplumu kutuplara ayırmayı, fikri yapıda ayrı olan siyasileri bile bir araya getirmeyi görev edinmişler, mevcudu veya gelecek mevcutları nasıl değiştirebiliriz diye hareket etmekteler. Öyle ki, ya bu seçimden sonra (ötekiler) geri gelirse diyerek, şimdiden kutuplaşmaya ve cephe almaya doğru yol yordam arıyorlar. Oysa Demokrasilerde halkın seçimi en temel kaidedir. Demokrasi bir yerde de hazmetme işidir.
Şu sözlere dikkatlice bakmak gerekir:
* Demokrasi, halkın halk tarafından halk için iradesidir. LİNCOLN
* Demokrasinin kusurları, yine demokrasiyle kapatılır. ALFRED E.SMİTH
* Demokrasi demek, ”sende benim kadar iyisin” demektir. THEODORE PARKER
Bir söz daha var ki; o söz çok daha manidardır: *Demokrasi artı tül perde kominizim.” Bu Türkiye için daha anlaşılır bir halde görülmektedir. Hazımsızlığın arkasında Kominizmin ve onun anlayışının varlığını göremeyecek kadar da kör değil bu insanlık..
Şu güzel söz ile veda edelim: * Hayatta en zor şey, gayesiz insanlarla birlikte yaşamak mecburiyetinde kalmaktır. Cenap ŞAHABETTİN

14 Mayıs 2007 Pazartesi

Ölüm ve Sonrası
'Allah'ın azâbından emin ve dünya eziyetlerinden kurtulmuş olarak kabirde yatan mü'mine gıbta ettiğim kadar hiçbir şeye gıbta etmedim.' Abdullah bin Mübârek
'İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.' Hazret-i Ali
Âyet-i kerîmede 'Her can ölümü tadacaktır' (Âl-i İmran, 185) buyurulur. Hepimiz, günün birinde ölümün kapımızı çalacağına inanırız. Bunca yıllık hayatımız, dünya sahnesinden geçen milyarlarca insan, her gün duyduğumuz salâlar ve önümüzden geçip giden cenâzeler hep bunun habercisidir. Her asır, bir şehir nüfûsu olduğu gibi kabristanlığa taşınır ve yepyeni yüzler hayata yeniden başlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi sıkı sıkı tutunurlar hayata, tâ ki Azrâil kapısını çalıp emaneti teslim alana kadar� Hayatın bu değişmez gerçeğine biz ne kadar hazırız. Yarına bugünden ne devşirdik, bu apayrı bir konu� Bizim bu yazımızda üzerinde duracağımız husus ise, çevremizde gördüğümüz insanlara ölüm yaklaştığına neler yapacağımız hakkında olacaktır. 'Ölüm esnâsında hastanın başında duranlar nelere dikkat edecekler? ' 'Öldükten sonra yıkama, tekfin ve gömülme esnasında gözetilecek İslâmî prensipler nelerdir? ' Özetle bunların üzerinde durmak istiyoruz.
Ölüm Esnâsında
Ölmek üzere olan bir insan yalnız ve kendi hâline bırakılmaz. Başında beklenir ve Kur'ân-ı Kerîm tilâvet edilir. 'Yâsîn' ve 'Ra'd' sûrelerinin okunması tavsiye edilmiştir.
Peygamberimiz, 'Her kimin son sözü 'Lâ ilâhe illallâh' olursa, o cennete girer' buyurmuştur. (Ebû Dâvud, Cenâiz, 20; Hâkim, el-Müstedrek, I, 351) Yine başka bir hadis-i şerifte 'Ölmek üzere olanlarınıza 'Lâ ilâhe illallâh' demeyi telkin ediniz.' buyurulmuştur. (Müslim, Cenâiz, 1; bkz: Ebû Dâvud, Cenâiz, 16; Tirmîzî, Cenâiz, 7) Bu sebeple ölmekte olan bir kimseye 'Kelime-i Şehâdet' söylemesi telkin edilir. Yanında kelime-i şehâdet söylenerek teşvik edilir, fakat zorlanmaz. Güzel sözler söylenir, ölümün sıkıntılarına karşı sabır tavsiye edilir.
Öldükten Sonra
Ölen insan, sırtüstü ve düzgün bir şekilde yatırılır. Boynu, elleri, ayakları düzeltilir, gözleri kapatılır. Çene altından başa doğru biz bezle bağlanıp çenesi kapatılır. Kolları iki yana uzatılır. Hemen yıkanmayacaksa elbisesi soyulur, yatağından alınır, sert ve serin bir yere konulur, bir örtü ile örtülür. Ölünün bulunduğu yere güzel koku saçılır.
Ölen bir müslümanı yıkamak, kefenlemek ve cenâze namazını kılıp bir mezara gömmek, o şahsın ölümünden haberi olan müslümanlara 'farz-ı kifâye'dir. Eğer bir grup müslüman bu farzı yerine getirirse, diğerlerinden bu farz düşer. Eğer kimse yerine getirmezse bunda kusuru olan (haberi olup da buna gücü yeten) bütün müslümanlar bu hâlden sorumlu olurlar.
Ölülerin ardından hayırlarını ve güzel hâllerini anlatmak tavsiye edilmiştir. Peygamber Efendimiz: 'Ölülerinizi güzel hâlleriyle hatırlayınız, kötülüklerinden söz etmekten çekininiz.' buyurmuştur. (Sahih-i Buharî, Tecrîd-i Sarih, c: 4, hadis: 685)
Ölüyü Yıkama
Ölenin en kısa zamanda yıkanması, kefenlenmesi ve mezarına konulması gerekir. Ölü, uygun bir yerde, ayakları kıbleye gelecek şekilde yatırılarak temiz, ılık ve bol suyla yıkanır. Yıkarken sabun kullanılır, güzel kokular veren maddeler dökülür.
Erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü kadın yıkar. Bir erkek, ölen hanımını kesinlikle yıkayamaz. Zarûret olmadıkça kadının da kocasını yıkaması uygun değildir. (Bir erkeği yıkayacak hiçbir erkek bulunmazsa zarûret gereği hanımı yıkayabilir. Çünkü vefatla beraber hanım dört ay on gün bekler. Kocasından ölüm sebebiyle hemen boşanmış sayılmaz.) En güzeli kadını kadın, erkeği de erkeğin yıkamasıdır.
Ölüyü yıkayanlar, farz olan yıkama görevini yapmaya niyet etmeli, yıkamaya besmele ile başlamalıdır. Ölüyü yıkarken hürmet göstermeli, avret yerlerini mümkün mertebe örterek yıkama işlemi yapılmalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ali'nin şahsında müslümanlara hitâben, 'Yâ Ali, ölü veya diri hiç kimsenin uyluğuna bakma! ' buyurmuştur. Yıkanma sırasında, ölünün göbeğinden dizleri altına kadar olan kısımları uygun bir şekilde örtülür ve giysileri tamamen çıkarılır.
Yıkayıcı, eline uygun bir bez veya eldiven takar. Ölünün örtü ile kapalı bulunan yerlerini temizler. Sonra ölüye abdest aldırır. Ancak ağzına ve burnuna su vermez. Daha sonra bütün bedenini ılık su ve sabunla yıkar, havlu ile kurular.
Ölünün saçları ve tırnakları kesilmez.
Ölü kapalı bir yerde yıkanır. Yıkayıcı ve yardımcılarından başkası onu görmemelidir.
Ölen müslümanın bedeni, Müslüman olmayanlara bırakılmaz.
Ölenin başı ile birlikte bedeninin çoğu yoksa yıkanmaz, kefenlenmez, cenâze namazı kılınmaz. Bu gibi ölülerin kalan beden parçaları bir beze sarılarak gömülür.
Kefenleme
Ölen erkek veya kadın her müslümanın cenâzesini bütün bedenini örtecek şekilde temiz bir bez ile kefenlemek farzdır.
Erkekler üç parça kefen bezi ile kefenlenir. Kadınlarda buna bir başörtüsü ile göğüs örtüsü eklenir. Kefenin birinci parçası gömlek gibi olur. Ölünün boyun kısmından ayaklarına kadar uzanır. Bu parçanın yakası olmaz, etrafı oyulmaz. İkinci parça, eteklik gibidir. Ancak ölünün bedenini baştan ayağa saracak biçimde ve uzunca kesilir. Üçüncü parça, ölünün bedeninden daha uzunca ve bütün bedeni içine alacak biçimde olur. Ölünün bedeni birinci ve ikinci parçalarla örtüldükten sonra üçüncü parça ile sarılır, baş ve ayağından düğümlenir.
Kefenin beyaz patiskadan olması iyi olur, başka cins ve renkten kefenler de olabilir.
Kadınların saçları ikiye ayrılarak ikinci parça kefen üzerinden göğsünün üzerine uzatılır. Bunun da üzerine yüzünü ve saçlarını örtecek şekilde başörtüsü konulur. Üçüncü parça kefenle bütün beden kapatılır. Kefen parası ölenin kalan parasından karşılanır. Geriye mal bırakmayanların kefen giderleri, bakmakla yükümlü olduğu kimselerce karşılanır. Bu da mümkün olmazsa, diğer müslüman kardeşlerince karşılanması gerekir. Kadınların kefen paralarını kocaları öder.
Cenâze Namazı
Ölenin ölüm haberi, yakınlarına ve komşularına duyurulur. Bunlar da ölüye karşı son görevlerini yapmak üzere cenaze namazına katılırlar. Cenaze namazı, ölen müslümanlar için diğer müslümanlarca yapılan bir duâdır ve 'farz-ı kifâye'dir. Bu namaz, 'Ölen müslümanlar üzerine namaz kıl! ' (Tevbe, 103) âyet-i kerîmesi ve Peygamber Efendimizin sünneti ile sâbittir.
Cenâze namazı; ayakta, cemaat halinde kılınan, dört tekbirli bir namazdır. Cenâze namazına kadınlar da iştirak edebilirler.
Yıkanıp kefenlenen cenâze, namazını kılacak kimselerin önüne, 'musallâ' denilen yüksekçe bir yere konur. Cenaze namazını kılacak kimseler kıbleye döner, düzgün bir saf tutarak imam eşliğinde namazlarını edâ ederler. Cenaze namazının mezarlıkta kılınması uygun görülmemiştir.
Cenâze için güneş doğarken, tepe noktasındayken veya batarken (kerahat vakitlerinde) namaz kılınması caiz değildir. Ancak ölülerin bu vakitlerde gömülmesinde bir mahzur yoktur.
Cenâze için kılınan namazın belli bir vakti yoktur. Uygun olan; gömülmeye hazır hâle getirilen cenazenin bekletilmeden namazının kılınıp gömülmesidir.
Anasını ve babasını haksız yere öldüren kimsenin cenâze namazı kılınmaz. Savaş halinde öldürülen yol kesiciler yıkanmaz ve namazları kılınmaz. Müslüman olduğu hâlde, dininden dönen (irtidat eden) kimse, yıkanmaz, kefenlenmez ve cenâze namazı kılınmaz. Böyleleri müslüman mezarlığına da defnedilmez.
Gömülme (Defn)
Cenazeyi mezar başına kadar izlemekte, gömülme esnasında mezar başında durmakta büyük sevap vardır.
Ölülerin mezara gündüz konulması gerekir. Ölü, mezara sağ yanı üzerine ve yüzü kıbleye gelecek şekilde konulur. Cenazenin tabutla konulması uygun değildir. Ancak mezar ıslak ve çok yumuşak ise tabutla gömülmesine izin verilmiştir.
Ölüyü mezara yakınlarından birisinin koyması uygundur. Ölü, kıble yönünden mezara konur. Sırt üstü yatırılmaz. Sağ tarafı üzerine kıbleye döndürülür. Bağı varsa çözülür. Ölüyü mezara koyanlar 'besmele' çekerler. Ölünün üstü tahta, kerpiç ve kamış gibi birşeyle kapatılır. Böylece atılan toprağın doğrudan ölüye temas etmesi engellenir. Bu, ölüye karşı saygının gereğidir.
Mezarları süslemek, üzerlerini kıymetli, pahalı taşlarla bezemek israftır ve dinimizce yasaklanmıştır. Ölü mezara konulunca, bir süre başında durulur ve onun için Kur'ân okunur, bağışlanması için duâ edilir. Peygamber Efendimiz, cenâzeyi defnettikten sonra bir müddet kabri başında durur ve şöyle buyururdu: 'Kardeşiniz için Yüce Allah'tan bağışlanmasını taleb ediniz ve kendisine sükûnet vermesini dileyiniz. O şimdi suâl görecektir.' (Ebû Dâvud, Cenâiz, 69)
Bu esnâda genellikle Mülk, Yâsîn, İhlâs, Felak, Nas, Fâtiha sûreleri ve Bakara sûresinin ilk âyetleri okunur. Okunan sûrelerin sevapları, ölene ve diğer din kardeşlerine bağışlanır.
Defin işlemi bittikten sonra, orada bulunanlar içerisinden iyi hâlli birisinin ölüye telkin vermesi dinen tavsiye edilmiştir. Bu şahıs, kabre yaklaşır. Ölünün yüzüne karşı durur ve ölüye, ismi ve annesinin ismi ile hitab ederek yaklaşık olarak şöyle der:
'Ey Ahmed, ey Zeyneb'in oğlu! Hayatında inandığın ve söylediğin gibi 'Kelime-i şehâdet'i söyle. Kuşkusuz cennet vardır. Cehennem de vardır. Öldükten sonra dirilmek gerçekleşecektir. Kıyamet günü haktır. Yüce Allah kabirlerde olanı diriltip mahşer yerinde toplayacaktır. Sen dünyada iken Rabb'inin Allah, dîninin İslam, peygamberinin Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, rehberinin Kur'ân-ı Kerîm, kıblenin Kâbe, kardeşlerinin de müminler olduğuna inanmıştın. Şimdi bunları hatırla.
Ey Ahmed, 'Allah'tan başka ilâh yoktur! ' de.
'Rabbim Allah, dinim İslâm, Peygamberim Muhammed'dir' de! ..
Ya Rabbî! Bu ölüyü yalnız bırakma. Sen dostların en hayırlısısın.'
Umulur ki, mezar başındaki Kur'ân-ı Kerîm tilâvetleri ve bu niyazlar sebebiyle Allah, o ölüyü bağışlar ve kabir suâllerine cevap vermesini kolaylaştırır.
Cenazenin Yakınları
Ölüm sonrasında ölenin yakınlarıyla ilgilenmek, onları teselli etmek ve taziyede bulunmak gerekir. Ölü için gözyaşı dökerek ağlamakta, üzülüp kederlenmekte dînî bir mahzur yoktur. Yeter ki, aşırıya gidip Allah'a ve kadere itiraz edecek türde yersiz sözler söylenmesin. Ölü için yüksek sesle ağlamak, yaka yırtmak, saçları yolmak, dizlere vurmak, ağıt yakmak haramdır.
Ölünün velisi, ölünün mezara gömülmesinden bir gün sonra ve yedinci güne kadar kolayına gelen şeyi (para, yiyecek vs.) yoksullara dağıtarak sevabını ölüye bağışlamalıdır. Bu sünnettir. Buna gücü yetmezse; iki rekat namaz kılar, Kur'ân okur, sevâbını ölüye bağışlar.
Ölenin sahibinin, birinci, üçüncü ve yedinci günlerde başkalarına ziyafet vermesi câiz değildir. Aksine ölünün yakınlarının ve komşularının ölü evine uygun bir müddet yemek ve yiyecek götürmeleri tavsiye edilmiştir. Dinimizde israf haramdır. Bu sebeple cenâze merasimlerine çelenk gönderilmesi ve kabirlere çelenk konulması İslâmî bir örf değildir. Bunun için harcanacak paraların hayır müesseselerine ve yoksullara dağıtılması uygun görülmüştür.
Çeşitli, vesilelerle mezarları ziyaret etmek ve onların hâlinden ibret almaya çalışmak teşvik edilmiştir. Peygamber
Efendimiz:
'Kabirleri ziyâret ediniz. Çünkü kabir ziyâreti size âhireti hatırlatır.' (İbn-i Mâce, Cenâiz, 47) buyurmuştur. Cenab-ı Hak, cümlemizi, ölümden gerektiği gibi ders alıp, ölüm sonrasına hazırlananlardan eylesin. Âmin.

ABDULLAH YAŞAR ERDOĞAN

ABDULLAH YAŞAR ERDOĞAN

AVRUPA MEDENİYETİNİN GELİŞMESİ ÜZERİNDEKİ İSLÂMÎ TESİRLER
Sir Steven Runciman
Tarihte çeşitli insanlar ve medeniyetleri arasındaki harpler ve anlaşmazlıkları gereğinden çok duyarız, hâlbuki bunlar arasındaki işbirliği ve karşılıklı tesirlerden çok az bahsedilir. Bu anlaşmazlıklara bilhassa, birbirlerine iyi niyet ve anlayış gösterecekleri yerde, birbirleriyle sık sık çatışma halinde olan dinler arasında rastlarız. İki büyük din olan Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki münasebetlerin tarihi, düşmanlık ile o kadar bulandırılmıştır ki, bu dinlerin ortak özelliklerini, geçmişte nasıl sık-sık birbirleri üzerine faydalı tesirler yaptıklarını unutuveririz.
Hıristiyanlar, kendi medeniyetlerini batı Asya'nın dinî gelenekleri (tek tanrılı Sâmî geleneği) ile birleştirilmiş olan eski Yunan ve Roma medeniyetine övünerek dayandırırlar. Fakat aynı düşünce, İslam medeniyeti için de doğrudur. Hatta belki daha doğrudur, çünkü batı medeniyeti kuzeyli ırkların zevk ve geleneklerine uydurulmaya çalışılmıştır. Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun en doğudaki eyaletlerinden birinde, fakat yine de bu imparatorluğun sınırları içinde ortaya çıktığı doğrudur; işte bu yüzden bu din daha çok batıya doğru yayılmış ve hiçbir zaman imparatorluğun doğu sınırlarından pek ileriye gitmemiştir. İslam dini ise, bu sınırların hemen dışında doğmuş, bu yüzden hem doğuya, hem de batıya yayılabilmiştir. Fakat Hazret-i Peygamber ve onu ilk takip edenler eski Roma dünyasının kalıntılarıyla sıkı sıkıya temas halinde idiler ve kısa bir zaman sonra İran tesiri altına girmelerine rağmen, müslümanlığı yayanlar, eski hayat tarzını aslında batıdaki kuzeyli istilacılardan daha az bozmuşlardır. Eğer Romalı biri orta çağda yeniden yaşasaydı, batıdaki herhangi bir hıristiyan şehrinden çok, İslam şehirlerinden birinde kendi çevresini bulacaktı. Eski Roma imparatorluğunun hala devam ettiği İstanbul'da -ki biz buna genel olarak Bizans imparatorluğu adını veririz- kültür, batılı devletlerden çok İslam halifeliğininkine yakındı. Klasik öğrenim, Bizans'ta olduğu kadar, İslam dünyasında da hala tutuluyor ve inceleniyordu. Gerçektende orta çağın başlarında İslam ve Bizans devletleri Yunan-Roma kültürünün ortak varisleriydiler. Bunlardan Bizans, daha çok kendi içine kapalı kalmış ve batıdaki Avrupa kültürünün gelişmesinde daha az rol oynamıştır.
Eğer müslümanlığın batı üzerindeki tesir derecesini hemen görmek isterseniz, batı Avrupa dillerinde bugün hala kullanılan ve kökü İslamî (çoğu zaman Arapça) olan sayısız kelimeleri aklınıza getirmeniz kâfidir.
İngilizce'de bunun pek çok örnekleri vardır. Bunların birçoğu, batılı tüccarlar tarafından ilk defa doğudan getirilmiş madde ve nesnelerin isimleridir. Bunlar arasından sugar (şeker) , syrup (şurup) , orange (portakal) , lemon (limon) gibi yiyecek isimleri; spinach (ıspanak) , arlikhokes (enginar) gibi sebze isimleri; saffron (safran) gibi baharat ve coffee (kahve) gibi içecek isimleri vardır. Bütün bunlar aslında Arapça kelimelerdir ve hangi memleketten alınmış olduklarını gösterir. Bunlara eşya isimlerini de katabiliriz; meselâ mat (hasır) , maltress (şilte, uzun minder) , sofa (sedir) ve isminden hemen menşei anlaşılan ottoman (divan) kelimesi. Cotton (pamuk) kelimesi Arapça bir kelimedir; bunun yanında isimlerini doğudaki şehirlerden alan birçok maddeler vardır -muslin (müslin) Musul'dan, damask (Damuscus) Şam'dan gelir. İngilizce'de âdi benekli kedi ve bir çeşit hareli ipekli için kullanılan tabby kelimesi Bağdat''n Attabiye mahallesinden gelir. Ticaret nesnelerini gösteren bu gibi kelimeler bir kültür alışverişinden çok, belki de bir ticaret alışverişini belirtir.
Bizim doğudan aldığımız ticaret tabirleri çok önemlidir. Bunlar batılı tüccarların ticaret tekniğini doğudan öğrendiklerini gösterir. Bu terimlerin arasında traffic (trafik) , tariff (tarife) , cheque (çek) , risk (riziko, tehlike) , magazine (dükkân) , calibre (çap) gibi çok kullanılan İngilizce kelimeler vardır. Gemicilikte kullanılan sloop (tek direkli yelkenli gemi) ve barque (üç direkli yelkenli gemi) kelimeleri bu iki gemi çeşidini de doğuya bağlar. Cable (kablo) kelimesinin de kaynağı doğudadır. Admiral (amiral) unvanı bile, ilk şekliyle, denizle bir ilgisi olmamasına rağmen, doğu menşelidir. Sanat alanında baroque (barok) kelimesi Arapça'dan gelmedir. Tambourine (tambur) ve guitar (gitar) gibi musiki aletlerinin isimleri Arapça'ya dayanır. Rönesans Avrupa'sında çok sevilen lute (lavta, ut) ise, Arapça al-ud dan gelir. Satrançta Farsça kelimeler kullanırız. Chek-mate kelimesi şah-mat tan (yani şah ölmüştür den) başka bir şey değildir. Astronomide en parlak yıldızların üçünün ismi -Aldebaran, Altair ve Belelgouse - Arapça'dır. Matematikte cypher (sıfır) kelimesi ve cebir ilmi Arapça'ya dayanır.
Fakat bazı kelimelerin yanlış kaynaklara dayandırıldığını da söylemem gerekir. Alcohol (alkol) kelimesinin kökünü İslam'da bulmak bizi şaşırtır, çünkü bu din alkol içmeyi yasak etmiştir. Fakat bu dayandırma Rönesans devrinde yaşamış Paracelsus adında İsviçreli bir kimyacının yaptığı bir hata yüzündendir. O, içkilerin kohl-collyrium (göz sürmesi) ile bir ilgisi olduğunu sanıyordu. Bütün bunlar nasıl olageldi? Bu olayın özetini alchemy (eski kimya ilmi) kelimesinde bulabiliriz. Bu ilmi, bu gün yarı sihirbazlık gibi görsek de, ortaçağda bu, çok önemli bir kimya ilmiydi. Bu kelime Arapça al harf-i tarifiyle Yunanca chimia (kimya) 'nın bir birleşimidir. Chimia kelimesi de, Nil nehrinin getirdiği ve eski Mısırlıların tecrübelerinde kullandıkları siyah bir çamura verdikleri khem isminden gelmektedir. İşte burada bir sıra olayla karşı karşıyayız.
Klasik Yunan bilgisi eski doğudan alınmış ve Yunanlılar tarafından belli bir düzene sokulmuş, ortaçağda Müslümanlar tarafından bu bilgi geliştirilmiş ve batı Avrupa'ya geçirilmiştir. Müslümanlar, tarihlerinin ta başından beri Yunan felsefe ve ilminin her bir kolunu incelemenin ne kadar faydalı olduğunu anlamışlardı. Daha Emevi halifeleri devrinde bile hükümet işlerine yarayan birkaç Yunanca eser Arapçaya çevrilmişti. Fakat büyük tercüme devri Abbasilerle, bilhassa IX. Yüzyılın ikinci çeyreğinde, el-Me'mun ile başladı. En önemli tercümanlar Nesturi-hıristiyanlardır, fakat halife onların yaptıklarını kontrol ediyordu. Onlara, kendi idaresi altındaki yerlerin kütüphanelerinden yazmalar toplattırıyor, eğer iyi nüshalar bulunmazsa, Bizans imparatorundan yazmalar istiyor veya Bizanslı âlimleri Bağdat'a yerleşmeye iknaya çalışıyordu. Halifelerin bu himayesi sonucunda, IX. Yüzyılın nihayetinde Yunan ilmi, matematiği, mantık ve tıbbı üzerine hemen bütün önemli eserlerin tercümesi yapılmıştı. Bu sıralarda müslüman feylesof el-Kindi, Aristo'nun felsefî eserlerini tercümeye başladı. Diğer bazı çağdaşları da neo-platonik feylesofları tercüme ettiler.
Bundan sonraki yüzyılda feylesof el-Farabî, Aristo tercümesini tamamladı. Buna kendi yorumlamalarını da katarak, bu çalışmasıyla Aristo'yu İslam geleneğinin en önemli feylesofu haline getirdi. İslam dünyasında kuvvetli bir kültür birliği vardı ve bu birliğin içinde âlimler ve eserleri rahatça dolaşabiliyordu. Böylece bu tercüme ve yorumlamaların etkisi kısa bir zamanda Hindistan'dan İspanya'ya kadar duyulmuş ve bunların yanında İslam âlimlerinin önemli eserleri de görülmeye başlamıştı. el-Farabî'nin ölümünden otuz yıl kadar sonra, o zamanlar İslam devletinin doğu sınırında bulunan Türk topraklarında, Buhara'da, müslüman feylesofların en önemlisi ve bence en büyüğü olan İbn Sina doğdu. Ona batıda Avicenna denirdi. İbn Sina'nın felsefe sisteminde, batı yönlerden tamamen doğru olmamasına rağmen, çok kuvvetli ferdi bir görüş belirir ve bu, onun dünya tarihindeki en önemli feylesoflar arasında yer almasını sağlar. Kısa bir zaman içinde eserleri bütün İslam memleketlerinde, bilhassa İspanya'da okunup inceleniyordu.
Batı Avrupa ancak XI. yüzyılın sonunda İslam kültürüne iyice yakınlaşabildi. O zamana kadar batılılar İslam'dan korkuyor, onun siyasî kuvvetinden telaşlanıyor ve medeniyetlerinden şüphe ediyorlardı. İspanya'daki İslam okullarına girebilen bir iki batılı âlim (mesela, sonradan Sylvester II adıyla papa olan Aurillac'lı Gerbert) memleketlerine döndüklerinde şüphe ile karşılanıyor ve ruhlarını şeytana sattıkları sanılıyordu. Fakat zamanla aradaki bağlar kuvvetlendi, aşağı yukarı dört yüzyıldan beri İslam hâkimiyeti altında kalan İspanya'da birçok yerler, mesela, Toledo gibi İslam öğreniminin merkezi olan yerler, yeniden hıristiyanların eline geçti. İki buçuk yüzyıldan beri müslüman olan Sicilya'ya Fransa yoluyla İskandinavya'dan normanlar geldi. Aynı sıralarda, bilhassa Bizans donanmasının yardımıyla Akdeniz'deki korsanlığın önüne geçildi.
İtalyalı tacirler İslam limanlarıyla ticarete başladı. Nihayet on birinci yüzyılın sonunda batılıların Suriye ve Filistin'e akını, Haçlı seferleri diye tanınan olay görülür. Din düşmanlığına yol açtıkları için bu seferlerin zararı büyüktür, fakat yine de aradaki temasın artmasını sağlamışlardır. İşte bu sıralarda eski Yunan bilgisi Müslümanların kattıkları ile o kadar zenginleştirilmişti ki, artık esas Yunan eserini İslam fikirlerinden ayırmak çoğu zaman güç oluyordu. Ve bu Yunan eserlerini zenginleştirmeye hâlâ da devam ediliyordu. İspanya'da İslam felsefesi Hıristiyanların gelmesi ile son bulmadı. Burada XII. yüzyılda İslam geleneğini yaşatan Maimonides (Musa b. Maymûn) gibi Yahudi feylesofların yanı sıra, çok daha önemli birisi, batının Averrhoes diye tanıdığı İbn Rüşd de bulunuyordu. Bu alimin kendisi gibi müslüman olanlardan çok, batı Hıristiyan düşüncesine etkisi olmuştur.
Böylece İspanya'yı ele geçiren Hıristiyanlar burada en parlak devrini yaşamış olan canlı bir İslam felsefesi okuluyla karşılaşmışlardı. 1085'te Toledo'yu ele geçiren Kastilyalı Alfons VI yeni müslüman tebeasına o kadar önem verdi ki, hıristiyan din adamlarının hoşuna gitmemesine rağmen, kendisini 'iki dinin imparatoru' olarak tanıttı. Avrupa'da ilk doğu bilimleri okulunu yine bir hıristiyan rahip, Toledolu Raymond, XII. yüzyılın ortasında kurdu. Hıristiyanlara İslam düşüncesini tanıtmayı o kadar gerekli buluyordu ki, birçok memleketlerden çağırttığı âlimlere Arapça öğrettirdi ve onlara Arapça eserleri tercüme ettirdi.
Bundan sonraki bir buçuk yüzyıl içinde Toledo'da birçok tanınmış Avrupalı çalışmış, müslüman yazarların eserlerini inceleyip, tercüme etmişlerdir. En önemli ve verimlileri Cremonalı Gerard idi. Bu İtalyan âlim 1287'de öldüğünde seksen eser tercüme etmişti. İngiltere'den de buraya âlimler geliyordu. Mesela en eskilerinden biri olan Bathlı Adelard'ın matematik eserleri üzerine ihtisası vardı. Adelard batılı âlimlere kendi okullarını bırakıp, Müslümanların yanında çalışmalarını açıkça tavsiye ediyordu. Bunların arasında Kuran'ı ilk kez tercümeye teşebbüs eden Robert Anglicus da vardı. Kendisi Kuran'ı dikkatle Latince'ye tercüme etti. Bunların belki de en önemlileri Michael Scot adında bir İskoçyalı idi. Felsefe ilmi ve müziğe büyük bir merakı olan bu âlim İbn Rüşd'ün eserlerini daha bu büyük filozof hayattayken tercüme etti. İspanyollardan keşiş Gundisalvus'un felsefe sistemi İbn Sina'nınkine açıkça dayanmakta idi.
XIII. yüzyılda iki önemli âlim görülür: Kuran ve hadisler üzerindeki geniş bilgisiyle bu güne kadar kimsenin yarışamamış olduğu Raymond Martin ve kendisinden önce veya sonra gelen bütün âlimlerden daha çok eser vermiş olan Mayorkalı Raymond Lull. Bu ikinci âlim, koyu bir Hıristiyan misyoneri olmasına rağmen, kendi çalışmaları için İslam kültürünü iyice bilmesi gerektiğini anlamıştı. İspanyol okulunda bilhassa felsefe ve soyut ilimler ağır basıyordu. Normanların idaresindeki Sicilya'da ise daha çok tatbikî ilimlere önem veriliyordu. Kralların müslüman tebeası genişti ve onlara karşı iyi davranıyorlardı. XII. yüzyılın ortasında Sicilya'yı ziyaret eden seyyah İbn Cubayr, buradaki Müslümanların din bakımından tamamen bağımsız olduklarını ve hükümet işlerine bile karışabildiklerini memnuniyetle gördü. Norman sarayında biraz Arapça da konuşuluyor ve Arapça şiirler tutunuyor, müslüman mimarlar korunuyordu.
Sicilya'daki Norman mimarisi Fransız, Bizans ve İslam üslûplarının acayip, fakat çok başarılı bir karışımıdır. Bu mimarideki süslemeler, tamamen İslam geleneğindendir. Tıp daha çok Norman idaresi altındaki İtalyan topraklarında ilerlemişti. Salerno şehri, Bizans devrinden beri bir tıp araştırmaları merkezi idi. XI. yüzyılın sonunda Afrikalı Konstantin diye tanınan Tunus'tan kaçmış birisi Salerno'ya yerleşti ve taraftarlarının yardımı ile eline geçen bütün Arapça tıp kitaplarını tercümeye başladı. Konstantin, tercümelerini pek güzel yapmamakla beraber, batılı tabiplere eski Yunan tabipleri Galen ve Hipokrates'in eserleriyle birlikte müslüman tabiplerin birçok fikirlerini de tanıttı. Böylece Salerno'daki tıp üniversitesi, batının en belli başlı tıp okulu oldu. Mamâfih sonraları bazı âlimler, burada kullanılmak üzere çok daha iyi tercümeler de yaptılar.
XIII. yüzyılda Norman krallığı, veraset yolu ile batılı imparator Fredrik II ye, Hohenstaufenli Fredrik'e geçti. Çağdaşları ona 'dünyanın hayran olduğu kimse' unvanını vermişlerdi. Fredrik Arapça öğrendi ve İslam kültürüne çok merak sardı. Hiç dindar değildi; hatta onun İsa'yı ve Peygamberi sahtekâr saydığını söylerler. Fakat aslında, o, İslamiyet'i hıristiyanlıktan daha çok beğeniyordu. Muhafız askerleri müslüman olduğu gibi, birçok müslüman arkadaşları da vardı. Doğuya yaptığı Haçlı seferinde müslüman elçiler ve âlimlerle uzun uzadıya ve dostça konuşmuş, bu hareketi hıristiyanları çok şaşırtmıştı. Doğancılık konusunda şimdiye kadar kaleme alınmış en iyi eseri o yazmış ve bunun için İslam kaynaklarından faydalanmıştı. Ancak Fredrik, âlim Michael Scot'u tercümelerini tamamlaması için, Toledo'dan Napoli'ye getirmişti. Bu hükümdar, gözleri zayıf olduğu için, ışık ilmine ve göz tedavisine de merak sarmıştı. O sıralarda Kahire'de yaşayan bir müslüman yazar, bize, imparatorun Kahire'deki âlimlerden şu üç meselenin açıklanmasını istediğini anlatır: Kürekler suya sokuldukları zaman niçin bükülmüş görünürler? Yıldızlar ufka yakın oldukları vakit neden daha büyük gözükürler? Gözlerine perde inmeye başlayanların veya başka bir göz hastalığına tutulanların önlerinde benekler görmelerinin sebebi nedir?
Fredrik, bu gibi, meselelerin halli için İslam kültür merkezlerine başvurulması gerektiğini hissediyordu. Fredrik'in hanedanı iktidardan düştükten sonra da, İtalya'daki devlet adamları, İslam kültürünü, bu arada bilhassa tıp konusunu tanıtma geleneğini devam ettirdiler. Artık kuzey İtalya'da da birçok tercüman çalışmaktaydı. İtalya'daki bilginler, bilgilerinin büyük bir kısmını, İslam limanlarında hasta düşmüş ve oradaki doktorlar tarafından tedavi edilmiş tüccarlardan ediniyorlardı. Bu tüccarlar, memleketlerine döndükleri zaman Müslümanların tıp sahasındaki çalışmalarını tanıtmakta büyük rol oynuyorlardı. Bunun yanında tüccarların yaptığı en önemli yenilik, batının hayat şartlarını geliştirmeleri idi. Bunlar, şeker gibi faydalı ve çok kullanılan bazı gıda maddelerini tanıtmışlar, ev hayatını rahatlaştırmışlardır. Böylece yerde halılar görülmeye başlamış, sıraların yerini iskemleler almıştır. Bu sayede giyimde de büyük bir inkılâp olmuştur: O zamana kadar batıda sadece yünlü kumaşlar kullanılıyordu; ancak büyük zenginler Bizans ipeklileri de alabiliyorlardı. Fakat artık pazarlarda pamuklu ve ketenler görüldüğü gibi, çok daha bol miktarda ipekliye de rastlanıyordu. İlim ve kültüre pek tesiri olmamakla beraber, bu ticarî münasebetlerin batının maddî yönden ilerlemesinde rolü büyük olmuştur. Bu tüccarlar, Avrupa edebiyatına bariz bir tesir icra ettiğini gördüğümüz Arap edebiyatı şekillerini de tanıtmışlardır.
Haçlı seferlerinin batının ilerlemesinde pek önemli bir rolü olmamıştır. Sadece batılı askerler ve haçlılar, tıpkı tacirler gibi, müslüman doğunun adetlerini ve hoş taraflarını görmüş, bunları Avrupa'da tanıtmaya çalışmışlardır. 'Sivri kemer' in böyle seyahatler sonucunda batı mimarisine girmiş olması mümkündür. Nitekim bu tarz kemerin en eski örnekleri Haçlı seferinden dönmüş birinin, Boulogne Kontunun topraklarında bulunmaktadır. Ayrıca doğuya yerleşen batılılar, kısa zamanda onun yaşayış tarzını benimsediler. Fakat haçlılar tarafından kurulan devletlerde çok az âlime rastlanmaktaydı. Bu arada anılabilecek tek önemli âlim, Sur başpiskoposu William idi. Bu zat okumak için Fransa'ya gitmiş olmakla beraber, Filistin'de doğmuş ve Arapça’yı orada öğrenmişti. Orta çağın en büyük tarihçilerinden biri idi ve eserleri arasında Arap kaynaklarına dayanarak yazdığı bir Arap halifeleri tarihi vardı. Ne yazık ki bu eser kaybolmuştur.
Doğuda doğmuş haçlı lordlarının birçoğu Arapçayı iyi konuşurlardı. Mesela İngiltere kralı Aslan yürekli Rişard'ın tercümanı olan, Toronlu Humphrey ve Salahaddin Eyyubi'ye esir düştüğü zaman geniş Kuran bilgisiyle Müslümanları hayrette bırakan Sidonlu Rainald bunlardandır. Bu sonuncunun bilgisine, Müslümanlar o kadar hayran kaldılar ki, kendi dinlerine gireceğini düşünerek hayatını bağışladılar. Fakat Haçlı seferlerinin, genel olarak, faydalarından çok zararları olmuştur. Bununla beraber bu hareket, askerî yönden başarısızlığa uğradığı ve batılı devlet adamları tarafından yeniden canlandırılmaya çalışıldığı zaman, batılılar doğuyu ve fikirlerini daha iyi kavramaları gerektiğini anlamaya başlamışlardı. Böylece, ortaçağda batılı tacirler ve zenginlerin İslam medeniyetinin maddi yönünden, batılı âlim ve aydınların ise, bu medeniyetin kültürel yönünden faydalanmak istedikleri görülür. Bütün bunların Avrupa medeniyetine olan tesiri nedir?
Medeniyeti sert ve sıkı bir ölçüye tabi tutmak mümkün değildir. Maddi hayat şartlarının bu sayede çok geliştiğini rahatça söyleyebiliriz. Nitekim Arapça’dan Avrupa dillerine geçen kelimeler bunu gösterir. Kültür alanındaki yenilikleri kesin olarak belirtmek daha güçtür. Fakat birkaç örnek bize bunun da ne kadar yaygın olduğunu gösterecektir. O zaman batının en fazla ilgisini çeken doğu sanatı müzikti. Fakat sonunda bu müziğin tesiri pek büyük olmamıştır. Müzik teorisi, Arap yazarlarının çalışmaları ve Yunan teorisi üzerindeki incelemeleriyle zenginleştirilmiştir. Fakat batı müziği, İspanya ve Sicilya gibi uzun zaman İslam hâkimiyeti altında kalmış yerlerdeki müzik hariç, doğu müziğinden apayrı bir yönde gelişmiştir. Mimaride ise, tesirler daha kesin görülür. Söylemiş olduğum gibi, sivri kemer tarzı, batıda, bambaşka bir şekilde kullanılmakla beraber, doğudan kopya edilmiştir. Müslümanların Sicilya mimarisine çok şey kattıkları, batıda, bilhassa İtalya'da biliniyordu.
Ayrıca İspanya'daki İslami yapıların ve İtalyan tacirlerin doğuda gördükleri yapıların tesiri Gotik ve Rönesans yapılarında görülür. Mesela Tudor İngiltere'sindeki birçok karışık kemerler, Kahire'de yapılmış daha eski kemerlere çok benzer. Avrupa'daki bu kemerler, belki de, Venediklilerin Mısır'dan getirdikleri desenlere dayanır. Bunun gibi benzerliklere birçok süsleyici motiflerde, mesela süs için yapılmış mangallarda rastlarız. İtalyan mimarlar, bilhassa XVII. yüzyılda, İspanya'da gördükleri İslam yapılarının kubbelerini kopya ettiler ki, bunları da diğer Avrupalı mimarlar taklit etti. İtalya'da geç orta çağ ve Rönesans'ta yapılan kulelerle Kahire'deki ve daha doğudaki kuleleri karşılaştırırsak, daha büyük benzerlikler de ortaya çıkar. Bu hususta da yine İtalyanlar bu örneği Avrupa'nın diğer yerlerine yaymışlardır. XVII. yüzyılın sonunda, büyük İngiliz mimarı Sir Christopher Wen'in Londra'daki kiliseleri için yaptığı kulelerin örneğini cami minarelerinde bulmak mümkündür. Daha muahhar bir devirde, batılılar tarafından tanındığı zaman, büyük Türk mimarı Sinan'ın da batı üslubu üzerinde tesiri olmuştur.
Küçük sanatlara gelince, cam işçiliğinin batıda yayılmasına sebep olan Venedik camcılığı doğrudan doğruya doğu tezgâhlarından ilham almıştır. Maden-kakma işçiliği için kullanılan damascene kelimesinden de anlaşıldığı gibi, bu işçiliğin birçok çeşitleri Avrupa'ya doğudan gelmiştir. İran ve Türk çinileri birçok Avrupa çinilerine örnek olmuş, Avrupa halıcılığı da, ilhamını yine İran ve Türkiye'den almıştır. Pek ihtimal verilmemesine rağmen, edebiyat alanında da İslam tesiri çok büyük olmuştur. Geç orta çağda, Avrupa'da görülen romantik edebiyatın yerli bir verim olduğunu sanırız. Hâlbuki bu edebiyat incelendikçe, doğu kaynaklarına inen özellikleri de o nispette ortaya çıkar. Aşk hikâyesi, aslında Avrupalılardan çok doğuluların bir buluşudur.
Kral Arthur'a dair hikâyelerden çoğunun doğu kaynaklarına dayandığını bugün artık gösterebiliyoruz. Bir orta çağ Fransız aşk hikâyesi olan Floire et Blanchefleur bir doğu hikâyesidir. En güzel ve tanınmış Avrupa aşk hikâyelerinden birinde, Aucassin el nicolete 'te ise, doğu ile olan ilgi hemen belirir. Erkek kahramanın adı el-Kasım'dır, kadın kahramanın ise, Tunuslu bir prenses olduğu söylenir. Orta çağ Avrupa şiirindeki kafiye kullanış şekli de Arap örneklerine dayandığı gibi, bu şiirlerde birçok Arap vezinleri de tekrarlanmıştır. Arapça şiirler, muhtemelen bunlardan yapılmış tercümeler, XIII. ve XIV. yüzyıl İtalya'sında o kadar tutunmuştu ki, İtalyan şairler bundan şikâyet ediyor, kendilerine haksızlık yapıldığını söylüyorlardı. Bizim Bin bir gece masalları dediğimiz masallar topluluğu Avrupa'da tanınmazdan çok daha önceleri İslam aşk hikâyeleri ve şiirleri Avrupa edebiyatına tesir etmeye başlamıştı.
Dante gibi önemli yazarlar bile İslam tesiri altında kaldılar. Bütün bunlar müslümanların batı kültürüne, felsefe ve ilmine kattıkları önemli yeniliklerden ileri geliyordu. Orta çağda yaşamış çok bilgili bir İngiliz âlimi olan Oxford'lu Roger Bacon şöyle der: 'Felsefe Arap yazarlardan öğrenilmelidir ve doğu dillerini öğrenmek zahmetine katlanmayan bir kimse bu konuyu kavramaya kalkışmamalıdır.' Bu fikirde olan sadece Bacon değildi. Mesela onun çağdaşı ve yurttaşı olan Salisbury'li John, okuyucularına durmadan İslam filozoflarına olan şükranını hatırlatır. Bu fikri mübalağa etmemek gerekir. Aristo'nun bazı eserleri ve Plato'nun hemen bütün eserleri batıya doğrudan doğruya Bizans'taki Yunanlılar yolu ile gelmişti. Fakat batı düşüncesi üzerinde en önemli rolü oynayan felsefî eserler Arapça'dan yapılan tercümelerdir. Bunlar İslam âlimlerinin fikirleriyle zenginleştirilmişti. Hatta bu o derece ileri götürülmüştü ki, birçok batılı âlim İbn Sina ve İbn Rüşd'ün ortaya attığı teorileri Aristo'ya atfediyorlardı.
Ancak daha sonraları, batılılar eski Yunan feylesoflarının eserlerini yazdıkları dilde okumaya başladıkları zaman, İslam düşüncesinin ne kadar çok tesiri altında kalmış olduklarını anladılar. Fakat artık, birçok İslamî düşünceler batı hıristiyan düşüncesine girmiş bulunuyordu. Orta çağda en büyük hıristiyan feylesofu ve din adamı Thomas Aquinas idi. Onun eseri hala katolik kilisesi felsefe doktrininin temelidir. Thomas Aquinas, İslam felsefesini Aristo'nun felsefesinden ayıklamaya çalışmış, Plato'yu aslından incelemek yolu ile kazandığı bazı unsurları da kendi sistemine katmıştır. Fakat Thomas Aquinas'ın gerek metodunda, gerekse teorilerinde hep İslam tesiri görülür. Bilhassa din ve akıl arasındaki karşılıklı tesir üzerine kurduğu teori İbn Rüşd'ünkinden kopya edilmişe benzer. Onun İncil'e karşı davranışı İbn Rüşd'ün Kuran'a karşı davranışının aynıdır. Her ikisi de Allah'ın sözünü en büyük gerçek olarak görür, fakat bunun Aristo'nun felsefe terimleriyle açıklanabileceğine ve açıklanması gerektiğine inanırlardı.
Bugün hıristiyan fikir adamlarının çoğu hala İslam filozoflarının ortaya atmış oldukları din-felsefe bağıntısını kabul etmektedir. Elbette bugünün felsefesi orta çağda yaşamış bir müslüman veya hıristiyanın anlayamayacağı bir seviyeye yükselmiştir. Fakat birçok İslam âlimi tarafından ortaya atılmış olan atom teorisinin bugünün ilim felsefesinde bir rolü olduğu fikri önemle belirtilecek bir noktadır. İlim ve Bugün hıristiyan fikir adamlarının çoğu hala İslam filozoflarının ortaya atmış oldukları din-felsefe bağıntısını kabul etmektedir. Elbette bugünün felsefesi orta çağda yaşamış bir müslüman veya Hıristiyan’ın anlayamayacağı bir seviyeye yükselmiştir. Fakat birçok İslam âlimi tarafından ortaya atılmış olan atom teorisinin bugünün ilim felsefesinde bir rolü olduğu fikri önemle belirtilecek bir noktadır. İlim ve riyaziye alanlarında Müslümanların rolünü inceden inceye belirtmek çok uzun sürer. Bu alanda Müslümanların ileri sürdüğü en önemli ve en esaslı fikir, ilmin din ile bağlaşabileceği fikridir. Bütün cebir ilmini müslümanlara borçluyuz. Avrupa matematiğinde çok büyük bir devrime yol açmış olan sözde Arap sayıları Müslümanlardan alınmıştı. Fakat bu sayılar aslında Araplar tarafından hiç kullanılmamıştı.
Müslümanlar geometri ve trigonometri alanlarında eski Yunan bilgisine çok şey katmışlardı. Astronomi ilmi orta çağdan bu yana çok ilerlemiş olmasına rağmen, Müslümanlar bu alanda da büyük ve esaslı yenilikler yapmışlardı. Aynı şeyi coğrafya ve zooloji, botanik, madencilik, kimya gibi tatbikî ilimler için de söyleyebiliriz. İslam tıp âlimleri, eski Yunan metot ve teorilerini batıya tanıtmışlar, bunun yanı sıra kendi ilave ve yeniliklerini de göstererek, batının tıp alanında hızla ilerlemesini sağlamışlardı. Müslümanlar hastalıkların tasnifini ve teşhis edilmesini öğretmişlerdir. Onların tıbbî teorilerinin çoğunun şimdi belki modası geçmiştir, fakat zamanında bu teoriler büyük bir ilerlemenin işareti idi, bunlar tıp çalışmalarının gelişmesinde belli ve önemli bir yer alırlar. Batılıların aşı yapmasını da İslam topraklarında Osmanlı'da öğrendiklerini burada belirtmek yerinde olur.
Bu batı Avrupa medeniyetinin müslümanlara olan borcunun çok kısa bir özetidir. İslam tesirinin ne kadar kuvvetli ve önemli olduğunu göstermeye çalıştım. Gerçekten de bu tesirin Avrupa'da ilim ve fikir hayatının gelişmesinde rolü büyük olmuştur. Bütün bunlardan alacağımız ders şudur: Büyük dinler ve büyük medeniyetler kendi başlarına apayrı yaşamazlar. Din veya fikir ayrılıklarından doğan harplerle veya milliyetçiliğin yarattığı engellerle kültür ilerleyemez. Hiçbir dinin taraftarları, hiçbir memleketin sakinleri dünyadaki diğer insanlara önem vermeyecek veya onları reddedecek kadar mükemmel değildir. Çeşitli medeniyetler ancak birbirlerini anlama gayreti ve dostça bağlarla birbirlerine yardım edebilirler. Orta çağda bu böyle idi, bugün de hâlâ böyledir.
1958'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde verilmiş bir konferanstan Nûşîn Asgarî tarafından çevrilmiştir.
['Avrupa Medeniyetinin Gelişmesi Üzerindeki İslami Tesirler', çev. Nûşîn Asgarî, Şarkiyat Mecmuası, C.III, (İstanbul) 1969, s. 1-12] kaynağından alınmıştır.
alinti

13 Mayıs 2007 Pazar

http://kiyevikoyu.8m.com
OLMA GARDAŞ

Özün-sözün doğruda olsun,
Şeytana yoldaş olma gardaş.
Sana bakan, aşka yol bulsun,
İblise sırdaş olma gardaş.

Namert olandan dostlar edinme,
Hakk’tan başkasına güvenme,
Bu varlığa hiç de sevinme,
Hesap günü zorlanma gardaş.

Ekmeğin helal yoldan olsun,
Şeytana gardaş olma gardaş,
Gönlüne iman nuru dolsun,
İblise peşkeş olma gardaş.

Asilik yok ana-babaya,
Saygısızlık etme atana,
İhanette olma vatanına,
Zalime yoldaş olma gardaş.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan






MANİLER – 2

Bulduk.
Eğrilik bulunmayan bir doğruluk,
Böylece hasıl olur güzel kulluk,
Gevşekliği olmayan bir gayretle,
Tende azmedip doğru yolu bulduk.

Korkumuz yok.
Mertebemiz ve mektebimiz gelmese de,
Bu dünyalık ümitlerimiz tükense de,
Kanı vermeye, canı vermeye hazırız,
Korkumuz yok, dünya üstümüze gelse de.

Olmaz.
Dolu mideyle hikmet bulunmaz,
Düşman elinde sular durulmaz,
Başın kuma gömdüğün müddetçe,
Bil ki, sende asla bir yol olmaz.

Yok.
Dünyalık malım yok, namım hiç yok,
Uğraş vereceğim servetim yok,
Dilden değil, yürekten söylerim,
Allah’tan başkasından korkum yok.

Bilinmez.
Geçen zaman iade edilmez,
O geçmişin kazası da gelmez,
Zaman mefhumunu iyi kullan,
Yarın var olacağın bilinmez.

Niyet.
Sen, tüccar niyetiyle,
Durma sakın o namaza.
Hakk’a şükür niyetiyle,
Mûttaki ol, dur namaza.

Buldu mu?
Dön de geriye bak, küfen doldu mu?
Yarın giyeceğin kefen oldu mu?
Nerede senin ceddin ve atan,
Mal içinde kul, huzur buldu mu?

Mümkün mü?
Cehennem yükü yüklenip,
Cennete gitmeyi istemek.
Dünya derdiyle dertlenip,
Mümkün mü kurtuluşa ermek.

Bil Bunu.
Tövbeden sonra yapma günah,
Dünya bir handır, olma tamah,
Akıl yolu birdir, bil bunu,
Sabredenleri sever Allah.

Kalp Atışı.
Bende olmadı dost satışı,
Affetmem dosta yan bakışı,
Mesafeler hiç de fark etmez,
Dost diye seslenir kalp atışı.

Gülmez.
Sen Allah’a sığın, sermayen bitmez.
Dünyaya meyletme seninle gitmez.
Peygamberlere gülmeyen dünya,
Boşuna bekleme sana hiç gülmez.

Güven.
Hz. Yusuf’u can kardeşleri atmadı mı?
Kör kuyunun üstünü kapatmadı mı?
Çiğ süt emmiş insandan ne bekler durursun?
İnsan, Yusuf’u köle diye satmadı mı?

Duâ Ederim.
Derdin derdim, hüznün kederim,
Sana korunaktır bedenim,
Zindana bile atılsam,
En azından duâ ederim.

Para.
Para akreptir, sokar öldürür.
Panzehirin yoksa süründürür,
Paranın panzehiri, helal lokma,
İman insanı her zaman güldürür.

Fakir Yok.
Cömert ol, cimrilikte hayır yok.
Mahşerde bu yakınımdır, kayır yok.
Cennet öyle güzel, büyük bir yer ki;
Denir Cennet-i alâda fakir yok.


Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




KOVMAZSIN DİYE GELDİM

Rabbim!
Sen teksin, her ne çift ki, yaratılmış,
Sana inanan zikri, tespih yapmış,
Şeytandan kaçıp Sana sığınırım,
Sen’den gayri bütün her şey yalanmış.

Kovmazsın diyerek, kapına geldim,
Affın boldur diye, affına geldim,
Kanadı kırılmış bir kuş gibiyim,
Ben kul olamadım, lütfûna geldim.

Rabbim!
Birsin, bütün bu mevcudat şahittir,
İnanan, Seni sığınak bilmiştir,
Kâinattır varlığının aynası,
Senin sevdiklerin de sevilmiştir.

Kovmazsın diyerek, kapına geldim,
Affın boldur diye, affına geldim,
Kanadı kırılmış bir kuş gibiyim,
Ben kul olamadım, lütfûna geldim.

Rabbim!
Sev bizi, her halimizi cevher et,
Aciziz, nefsimizi Sana kul et,
Bizi dünyalık altında at eyleme,
Dünyalığı altımıza Burak et.

Kovmazsın diyerek, kapına geldim,
Affın boldur diye, affına geldim,
Kanadı kırılmış bir kuş gibiyim,
Ben kul olamadım, lütfûna geldim.

Rabbim!
Benliğimin harında yakma beni,
Kur’ân yolundan uzak kılma beni,
Gönlüme huzûr, gözlerime nûr ver,
Ne olur, ne olur bırakma beni.

Kovmazsın diyerek, kapına geldim,
Affın boldur diye, affına geldim,
Kanadı kırılmış bir kuş gibiyim,
Ben kul olamadım, lütfûna geldim.

Rabbim!
Sen bana yetersin, yetmem ben bana,
Yakma beni, kul et nefsimi Sana,
Sen beni benden iyi bilirsin,
Sen Ehâd’sın, her şey muhtaçtır Sana.

Kovmazsın diyerek, kapına geldim,
Affın boldur diye, affına geldim,
Kanadı kırılmış bir kuş gibiyim,
Ben kul olamadım, lütfûna geldim.

Rabbim!
Ağlamaz gözden Sana sığınırım,
Kızarmaz yüzden Sana sığınırım,
Şirkten, küfürden, gafilden, cahilden,
Sızlamaz özden Sana sığınırım.

Kovmazsın diyerek, kapına geldim,
Affın boldur diye, affına geldim,
Kanadı kırılmış bir kuş gibiyim,
Ben kul olamadım, lütfûna geldim.

Rabbim!
Ver bana, eşyanın hakikatini,
Ver bana, Muhammed muhabbetini,
Tadına doyum olmaz acılar yaşat,
Ver bana, Harun’un sadakatini.

Kovmazsın diyerek, kapına geldim,
Affın boldur diye, affına geldim,
Kanadı kırılmış bir kuş gibiyim,
Ben kul olamadım, lütfûna geldim.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan

* Allah’û Teâlâ’ya “muhtaç olduğun kadar” ibadet et. Hadis
* Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na ibadet etmek ve ortak koşmamaktır. Hadis
* Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah’ı sevin, beni de Allah beni sevdiği için seviniz. Hadis

* Allah yolunda ayaklarımın tozlanmasından daha şerefli ne vardır. Hz. Ebubekir

* Allah’ı anın, zikir şifadır. İnsanları anmayın, onlardan bahsetmek hastalıktır. Hz. Ömer

* Allah’a muhalefetten sakınınız. Çünkü; Allah’a muhalefetten sakınmak bir ganimettir. Hz. Osman

* Allah’ın sorusu, insanların sorusundan pek çetindir. Hz. Ali
* Allah (cc) dinini düzelten kişinin dünyasını da düzeltir. Hz. Ali
* Kazanç elde etmeye çalış, Allah’a kulluk et, başkaları için hazine biriktirmeye çalışma. Hz. Ali





SANA’DIR SEVDAM

Rabbim Sen! Âlemlerin Rabbisin,
Seven, sevindiren, sevdirensin,
Layıkıyla övemem seni ben,
Sen, kendini övdüğün gibisin.

Sana’dır hamdim, Sana’dır senam,
Sana’dır korkum, Sana’dır sevdam.
Ben susayanım, sen suvaransın,
Sensiz neyim var, Seninleysem ne gam.

Allah’ım! Ben kulum, Sen Allah’sın,
Ben isteyenim, Sen ki verensin,
Duruşum duâm, Sensiz neyim var?
Sen şahdamarımdan da yakınsın.

Ben, yalnız Sen’den yardım dilerim,
Yalnızca Sana kulluk ederim,
Seni sığınak-barınak bilir,
Her işimde de Bismillah derim.

İblis şerrinden beni, uzak et,
Beni imtihanında cevher et,
Götüreceğim yükler ver bana,
Aklımı ak, yükümü de pak et.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan
* Yarabbi! Eğer ben sana Cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam, yak beni Cehenneminde. Eğer ben sana Cennet ümidiyle ibadet ediyorsam, kov beni Cennetinden. Ama ben Sana sırf Sen olduğun için ibadet ediyorsam, ölümsüz güzelliğini esirgeme benden. Rabiatü’l A D E V İ Y Y E

* Kulların en densizi namaz ve tesbihiyle âhiret saadetini hak ettiğini düşünenlerdir. Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı Peygamberlerin bile iflâs ettiğini görürdün. Allah katında en değerli ve ona en yakın olan peygamberler böyle olunca başkaları kendilerine nasıl pay çıkarırlar. Abdullah b. Muhammed er-Râzi el-HARRÂZ

* Kulun inlemesi ve sızlanması Allah’a olunca şikâyet etmiş olmaz. Amr bin Osman El-MEKKİ

* Allah’ı sevdikten sonra nasıl akşamlayıp sabahlayacağıma aldırmam. Amr b. Abdullah b. KAYS

* İnsanlar zorluk anları dışında Allah’a teveccüh etmezler. Abdullah el-K U R E Ş İ

* Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma! Kalb kırmak, Allah’ü Teâlâ’yı incitmek demektir. A.YESEVİ
* İslâm’ın emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan Allah’a kavuşturan yolda ilerleyemez. A. YESEVİ

* Allah’tan korkusu olamayanı, Allah her şeyden korkutur. Feridüddin ATTAR

* Allah'la olduktan sonra: Ömür de hoştur; ölüm de. Mevlânâ Celaleddin-i R Û M İ
* Allah için sev ve iyilik et, imanın en sağlam kulpu budur. Mevlânâ Celaleddin-i R Û M İ

ANNEME!
Ben küçükken,
Herkesin bir annesi vardı.
Yedi yaşımda sensizdim,
Anne, nasıl sevilir bilmezdim.
Herkes annesine koşarken,
Ben bir köşede çaresizdim.
Babam ile sorunun olmuş,
Bunun cezası bana nasip olmuş.
Sen yüreğinde beni taşırken,
Ben yüreğimde hüzün taşıdım.
Okul yıllarım gelip çattı da,
Anne sevgisiyle tanışamadım.
Geleceğini duydum,
Kuytularda bekledim,
Yine de sen gelmedin, gelemedin,
Yüreğimdeki yangına dur dedim.
Anneler evladını severken,
Onları hüzünle seyrettim.
Şiirler yazdım,
Yanımda düşleyerek seni,
Bayramlarda hüzün bürürdü beni,
Yeni elbise, ayakkabı kimin umurunda,
Yüreğimde puslu hayalin titrerken,
Mis kokunu özlerdim.
Yetim miydim, öksüz mü?
Her ikisi de bana gelmiş,
Babam Avrupa illerinde,
Sen ise yeni bir düzen kurmuştun.
Benim kuracağım düzenin adı ne?
Bana sermaye oldu bu gaile,
Yemin ettim Rabbim adına,
Sahip çıktım çocuklarıma.
Bala bandım, hayalde ekmeği,
Şimdi çocuklarıma adadım
Ben bu yüreği.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





UZAK OL!

Cahil, bir kuruşa konuşur,
Her konuda olur ulema.
Bin kuruşa zor susturulur,
Sakın ona bir şey danışma.

Ehli keyf hali ondan gitmez,
Hakir düştüğünü hiç bilmez,
Gururdan asla taviz vermez,
Sakın ola ona yanaşma.

Haya bilmez, vurur sana çul,
Uzak dur cahilden, huzur bul.
Bilmez bilmediğini o kul,
Bir bilen ol, varıp kaşınma.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



* İlimsiz şiir, harcı ve hesabı olmayan duvar gibidir. F U Z U L İ

* Şiir, mutlak Hakikat’i arama işidir. Necip Fazıl K I S A K Ü R E K
* Dinin olmadığı yerde hiçbir şey yoktur; yokluk bile yok, şiir ve sanatsa hiç yok. Necip Fazıl KISAKÜREK
* Diyorlar bana... Kalsın şiir de, söz de yerde. Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerede. N. F. Kısakürek
* Bizce şiir; Mutlak Hakikat’i arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak Mutlak Hakikat’i arama işi... (...) Ve şiirin, ister O’na inanana ve ister inanmayan elinde, ister bilerek ve ister bilmeyerek, O’nu aramaktan başka vazifesi yoktur. Necip Fazıl K I S A K Ü R E K


KAÇMA

Her halini, dünya imtihanı bil,
Kaçma, gönül erinde, durulursun.
Kalbinden kederi, masivayı sil,
Olma elem içinde, vurulursun.

Unutma, ağacı tutan bir köktür,
Alın teri kadar güzeli yoktur,
Kapılma, şeytanın hilesi çoktur,
Koşma dünya peşinde, yorulursun.

Ezelden ebede kadar bu dava,
Sen sığın Allah’a, kalmazsın yaya,
Dönüverir bir gün ters esen hava,
Olma, keder içinde, kavrulursun.

Neden ve niçinle, vakit kaybetme,
Olmuşları kendine hiç dert etme,
Yolunu kaybedip sakın küfretme,
Varma, seher yelinde, savrulursun.

Gönül erlerinden dostların olsun,
Sen aramasan da, o seni sorsun,
Dosta sevgin, akış yönünü bulsun,
Durma, cahil selinde, boğulursun.

Hayat çizginde hedef, sevmek olsun,
Sevgi pınarından su içmek olsun.
Tek amacın, sıratı geçmek olsun,
Kaçma, gönül ferinde, durulursun.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




BİLMEK GEREKİR

Kainat, silsile ile insana hizmette,
Hizmetinde ise mükafat beklememekte,
Har canlı birbirini mutlak kontrol etmekte,
İnsanlığın kıymetini de bilmek gerekir.

Seni asla zelil görmek istemez bu gözüm,
Sakın ola ki, sana ters gelmesin bu sözüm,
Huzur-u alada kara çıkmasın bu yüzüm,
Kulluğun gayesini de bilmek gerekir.

Eğer hayırsız ise evladın, yandın demek,
Dünyalık peşinde koşmuş isen, kandın demek,
Derslere çalışmazsan sınıfta kaldın demek,
Huzurun sermayesini de bilmek gerekir.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan

* İmam-ı Gazali’ye sormuşlar: “Bilgide bu dereceye nasıl ulaştın?” O da, “Bilmediklerimi çekinmeden sormakla” demiş. İmam-ı GAZALİ

* Yol kesenler, Kur’an’ı okuyup öğrenince, yol gösterici olurlar. Muhammed İ K B A L
* Nelerin esiri olduğunu bilen hürriyetin eşiğindedir. Nureddin T O P Ç U
* İlkini bilmeyen sonunu bilmez. Bahtiyar V A H A P Z A D E



ZARAR – ZİYAN

Siyah saçlara aklar dolmuş,
Gönül kuşu divana konmuş,
Ten ruhun binek atı olmuş,
Fikirden uzak kalp ziyandadır.

Zulmeden zalim sertçe vurmuş,
Bade içinde zehir sunmuş,
İmansız ruhlar katı olmuş,
Zikirden uzak kalp zarardadır.

İfrit kendine düzen kurmuş,
Garip, hak deyip gözün yummuş,
İman tene hep çatı olmuş,
Şükürden uzak kalp ziyandadır.

Gaddar, sömürüp halkı soymuş,
Yetim malı üstüne konmuş,
Aleme zulmeden batı olmuş,
Fikirden uzak kalp ziyandadır.

Zalim, hak indinde bir tozmuş,
Ona ahirde sevda yokmuş,
İslâm ruhların tadı olmuş,
Zikirden uzak kalp zarardadır.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





ALLAH VERSİN

Ya dinde kardeş, ya tende bir eş,
Doğmuştur vaat edilen güneş,
Batıl hükmünde yaşama boşa,
Kul, fıtratıyla olmalı özdeş.

Sevene her daim yol bulunur,
Az olanla da mutlu olunur,
Çok mal belalar getirir başa,
Hakk divanına varan kurtulur.

Bırak! Varlık âlemi yok olsun,
Dünya diyenin, dünyası dolsun,
Aldanma, kurtuluş için yaşa,
Sen ahsende mükemmel bir kulsun.

Bırak! Zalimler ne derse desin,
Yaratılmışın güzeli sensin,
Aç elini daima Allah’a
Kuldan isteme ki, Allah versin.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





DOĞRUSU

Bırak! Fitne uykuda uyandırma onu,
Bela içinde helak olur ümmet yolu,
Her beşerin olacak elbet bir gün sonu,
Doğrusu hak sözden ayrılmamak gerekir.

Onur servet, gurur namert, Allah’ım affet,
Gerekirse bize yurt oluverir gurbet.

Bırak! Zalimler kendi kuyusunu kazsın,
Dünya malı için koşturma boş ver yansın,
Elden bir şey gelmez, bu ise alın yazgın,
Doğrusu hak yoldan ayrılmamak gerekir.

Bayrak servet, nefis namert, Allah’ım affet,
Gerekirse bize sert oluverir gurbet.

Bırak! Günü birlik eğlence dünyasını,
Sen bayrak yap vatan ve de din davasını,
Zalimler elbet bulacaktır belasını,
Doğrusu hak sözden ayrılmamak gerekir.

Kutsal devlet, ifrit namert, Allah’ım affet,
Gerekirse bize virt oluverir gurbet.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



* İlimsiz şiir, harcı ve hesabı olmayan duvar gibidir. F U Z U L İ



İÇMEK GEREK

Sen ki; nurlu yiğit kulsun,
Kendin ol, başın dik dursun,
Sana bakan, bir yol bulsun,
Nal izinden sapmak gerek.

Boşa sözler etme, sakın,
Başa iman tacı takın,
Sanma kalacak bu hakkın,
Lal dilinden caymak gerek.

Dost edin dostun dostunu,
Ona feda et postunu,
Garibe uzat kolunu,
Bal sözünden satmak gerek.

Dünyalık huzur sayılmaz,
Varlıkta kudur yazılmaz,
Cimride huydur kızılmaz,
Mal soyundan kaçmak gerek.

Her zerrede gör gerçeği,
Görmeze tut bu merceği,
Hakir görme şu böceği,
Kal yolundan varmak gerek.

Viran olan dünya, vermez,
Aklı olan onu sevmez,
Çukura düşerde görmez,
Dal kolundan tutmak gerek.

Hakk’ın yolu bilinmeli,
O’na koşulsuz gitmeli,
Hep ne olurum demeli,
Bal özünden tatmak gerek.

Hakk yolunda köle olup,
Beş vakit divana durup,
Nefsi kafeslere koyup,
Can suyundan içmek gerek.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





AFFET RABBİM

Acizliğimiz aksederken cihana,
Bizleri kulluğuna kabul et Rabbim.
Batıverdik nefsimizin çukuruna,
Kapına yüz sürüyoruz affet Rabbim.

Her zerre zikreder, tesbihi hal ile,
Zerrenin virdi ise sırrı kâl ile,
Beşer dilinin sırrı zat-ı hak ile,
Yoluna baş koyuyoruz affet Rabbim.

Biz nefsi emarenin düştük peşine,
Gururlanıp tabi olmadık dinine,
Kalbimiz kirli layık değil sevgine,
Kapına yüz sürüyoruz affet Rabbim.

Rahman isminle bizlere aydınlık ver,
İlâhi aşkla kalplere saygınlık ver,
Sadakat yolunda bize bağlılık ver,
Yoluna baş koyuyoruz affet Rabbim.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




Saygıdeğer, yüreği ve ufku güzel kardeşim... Rabbim seni ve sevdiklerini iki cihanda mesut ve bahtiyar eylesin... Rabbim belki içimizdeki masum bir kardeşimizin halisane duâsı hürmetine, dünyada insanlara zulüm yapanları kahr-ı perişan eder. Bu yüzden sizden acizane ricam odur ki, sadece ve sadece kısa bir zaman diliminde, bu zulmetlerin son bulması için dua etmenizdir. Saygılar sunarım. Allah’a emanet olunuz.

SEN UYANMADIN

Takvimden sayfa indiğinde,
Günler bir bir tükendiğinde,
Baharda ağaçlar uyandı da,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Derin bir uykuya daldın da,
Zalimlere baş kaldırmadın...

Toprak kendini hazırladı,
Tohum çatlamaya başladı,
Cemre toprağa düştü de,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Derin bir uykuya daldın da,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Kıpırdanış varken doğada,
Güneş berrak iken havada,
Börtü – böcek uyandı da,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Başını kumlara gömdün de,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Tenine bakmadan aynada,
Hep böyle kalacak sandın ya,
Saçlarına aklar düştü de,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Derin bir uykuya daldın da,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Vücut yorgunlaştı taşımaz,
Verilen ikaza aldırmaz,
Belin bükülüp eğildi de,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Başını kumlara gömdün de,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Tabiat sana haykırıyor,
Yeri de göğe savuruyor,
Toz-toprak mis gibi koktu da,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Gözlerini hep kapattın da,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Yer, göğe kalkıp yalvarırken,
Toprak, hal ile zikrederken,
Sular buhar olup uçtu da,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Derin bir uykuya daldın da,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Toprak özlem çekti suyuna,
Taşlar doldurdular kuyuna,
Semadaki rahmet yağdı da,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Başını kumlara gömdün de,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Susmanı ganimet bildiler,
Çocuğu kundakta kestiler,
Zulmet dünyayı kapladı da,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Derin bir uykuya daldın da,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Mazeret bulmak zor olacak,
Her halden hesap sorulacak,
Beş vakit ezan söylendi de,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Başını kumlara gömdün de,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Günü gelen ahire gitti,
Onun artık hayatı bitti,
Mevtaya sala verildi de,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Derin bir uykuya daldın da,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Taşınmaz mekanlar sessizdi,
İçine niceleri girdi,
Şu mezarlar tenle doldu da,
Nedense sen hiç uyanmadın,
Başını kumlara gömdün de,
Zalimlere baş kaldırmadın.

Ne gerek sana, ey insancık,
N’olur düşünüver birazcık,
Sana da yapılacak mezarcık,
Uyan şu gaflet uykusundan,
Dönüş yok ecel kapısından...


Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



YAK GEMİLERİ

Her adımın hak üzere olurken,
Hak çizgisinde sapmadan yürürken,
Batıl fikirlere karşı dururken,
Yak Abdurrahman gibi gemileri,
Bu yoldan dönmek yok, hedef ileri,
Yak, yak bir daha yak gemileri.

Hakk’a sığınıp tevekkül et, yürü,
Hedefin olmasın kurtarmak günü,
Tarihe bakarken, unutma dünü,
Yak Abdurrahman gibi gemileri,
Bu yoldan dönmek yok, hedef ileri,
Yak, yak bir daha yak gemileri.

Her gün çile içinde olmaktansa,
Ahlar çekip, yürekten yanmaktansa,
Pişman olup taşlara vurmaktansa,
Yak Abdurrahman gibi gemileri,
Bu yoldan dönmek yok, hedef ileri,
Yak, yak bir daha yak gemileri.

Dönmeye değil, niyetlen kalmaya,
Yer yok bu yolda, beyhude kavgaya,
Melekler yardım edecek sevdaya,
Yak Abdurrahman gibi gemileri,
Bu yoldan dönmek yok, hedef ileri,
Yak, yak bir daha yak gemileri.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




ZAMANIDIR

Dermanda, fermanda, harmanda senin,
Bugünler mahsül almak zamanıdır.
Gör bak, kime kaldı dünya dediğin,
Kazancı hesap etmek zamanıdır.

Mantık sermayesi şirke dalarken,
Akıl terazisi dibe vururken,
Beden kâinatı heba olurken,
Kazancı hesap etmek zamanıdır.

Sanma bu dünyalık sana kalacak,
Azrail bir gün bu cana vuracak,
Beden denilen ten yana yatacak,
Kazancı hesap etmek zamanıdır.


Daha zaman var deyip avunma sen,
Hayale dalıp boşu savunma sen,
Öğüdüme kızarak darılma sen,
Kazancı hesap etmek zamanıdır.

Deme ki; Abdullah yine atıyor,
Kimi dolu atıp hiçe satıyor,
Gör bak toprakta niceleri yatıyor,
Kazancı hesap etmek zamanıdır.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan






DOĞRU – YANLIŞ

Beşer acziyetini bilmeli,
Kendini zelil-hakir görmeli,
Kâinatı Hakk için sevmeli,
Doğru her yerde birdir efendim.

İlmiyle böbürlenenden olma,
Malıyla kibirlenenden olma,
Namıyla övünenlerden olma,
Yanlış her yerde birdir efendim.


Sineni aç ki, ufkun açılsın,
Senden etrafa nurlar saçılsın,
Sağ defterine hayrat yazılsın,
Doğru her yerde birdir efendim.

Bakma el eline, düşme dile,
Hakk’tan her daim iyilik dile,
Yok etme kendini bile bile,
Yanlış her yerde birdir efendim.

Düşün, doğru ve yanlış yolları,
Şeytan değil, Hakk’a aç kolları,
Dost edinme kendine zorları,
Doğru her yerde birdir efendim.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan






Hazret-i Ali (RA) der ki: * Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.

Rabbim öğrendikleriyle amel etmeyi nasip eylesin... Ara sıra sizlere bu tür şiirler göndererek rahatsızlık veriyorsam, lütfen beni ikaz edin, sizi bir daha rahatsız etmemeye gayret edeceğim.

* Öğrenmenin üç kaynağı vardır; çok görmek, çok acı çekmek, çok çalışmaktır. der CATHERALL






ÖĞRENMEKTE VAR

Zilleti sermaye edineni gördüm,
Şu dünyadan ahire meyletmekte var.
Batılın çarkında dönenleri gördüm,
Bu sevdadan geriye meyletmekte var.

Teslimiyeti hal içinde olurken,
Hakk’a teslimiyet içinde dönerken,
Münker-Nekir’e hesap verirken,
Asumandan alemi seyretmekte var.

Varlık gayesinde erirken benliğim,
Beynimde şahlanıyor neden geldiğim,
Resûl sevdasında yanmaktır bildiğim,
Muhabbetten zahiri öğrenmekte var.

Bilinmezler diyarında seyyah olmuş,
Düşünce dünyasında huzura durmuş,
Teslimiyet içinde ahseni bulmuş,
Muhannetten batını öğrenmekte var.

Kuşkuya mahal bırakmayan fikirle,
Semaya yükselen ilâhi zikirle,
Alınacak her nefesimde şükürle,
Hararetten halimi köreltmekte var.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan









GÜVENİN OLSUN

Akl-ı selim hareket ederken,
Ahval-i serin firarın olsun.
Batıl yolda cahilce giderken,
Ahval-i halin kaçışın olsun.

Kor dertlerin içine düşmüşsen,
Yol sonunu karanlık görürsen,
Eğer yürek sesini dinlersen,
Kudret-i settin dermanın olsun.

Güvenme sen varlık tapusuna,
Yürekten yönel Hakk kapısına,
Sarıl Allah’ın hak davasına,
Servet-i yerin güvenin olsun.

Dönüşün tam dönüş olmalı,
Sana bakanlar öğüt almalı,
Sana gelenler sen de kalmalı,
Keder-i derdin vesilen olsun.

Sen örnek gösterilen olasın,
Hak yolunda yürekli durasın,
Sen ki, gerçekten bir harikasın,
Alem-i ferin devranın olsun.

Övsün seni semada melekler,
Senin için dönmekte felekler,
Sana sevgi besliyor yürekler,
Sevgili halin güvenin olsun.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan







DOSTUN DOSTU OLMAK

Hakk aşkıyla bakarken dünyaya,
Allah dostlarıyla çıktım yola,
Koştum sevdasıyla menzili maksuda,
Hem ırak, hem de yakınım oldu.

Ermek için erenler, post olmuş,
Hakk’ın kuluna beddua yokmuş,
Tenler içinde, tenleri solmuş,
Hem dost, hem de hayranım oldu.

Rehbersiz fanide yol bulunmaz,
Ahiretle dünya kalpte durmaz,
Alem denmişse kurtuluş olmaz,
Hem tuzak, hem de yakanım oldu.

Dostun dostu olmaktır emelim,
Dost için post olmaktır görevim,
Gönül dostumdan gelir servetim,
Hem dost, hem de saranım oldu.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




DÜŞMAN OLMA

Varlık aleminde kul şuuru gerek,
Adem’e düşman, İblis’e dost olma.
Kutsiyette insanlık onuru gerek,
Adem’e düşman, İblis’e dost olma.

İnsanlık tarihi kula öğüt verir,
Akıllı, diken içinden güller verir,
Kötü günler ardından iyisi gelir,
İbrahim’e düşman, Nemrut’a dost olma.

İnsan, kavim kavim dünyaya dağılmış,
Kimisi zalim, kimi hain anılmış,
Cennetin kapısına sevgi yazılmış,
Musa’ya düşman, Firavuna dost olma.

Ayrımcılık söyleyip nifak çıkartma,
Hakça konuşuver, ruhları karartma,
Dostunu düşman önünde yıpratma,
Resûle düşman, Cehile dost olma.

Nefsinin zulmünden hesap vereceksin,
Şu toprak altına elbet gireceksin,
Hakk’ın karşısında neler diyeceksin?
Allah’a düşman, Şeytana dost olma.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





İNSANI TANIMAK

Görünür sureti bedende güzel varlık,
Kalbi bilinmez ki, yanarsa hardır insan.
Şu âlemin içinde, kainat yapıldık,
Allah’ın aşkıyla hayatta vardır insan.

Tarifi imkansız bir hazine misali,
Kimi veli, kimi âlim, kimi de deli,
Kimi hain-soytarı, kimi melek kalpli,
Hoş bakarsan eğer alemde birdir insan.

Acaba biz mi evrenin bir parçasıyız,
Yoksa o evren midir, bizim bir parçamız.
Düşünmeli, neresi bizim vatanımız,
Boş bakarsan eğer, alemi kirdir insan.

Elest Bezmi’nde ruhlarımız yaratılmış,
Adem ve Havva atamız diye yazılmış,
Dünya ki; insana sürgün yeri sayılmış,
Hoş bakarsan eğer, alemde sırdır insan.

Dünya kazanç yeridir, bunu bilmek gerek,
Madde değil asıl olan, mânâya yönelmek,
İmtihan dünyasında pir olmalı yürek,
Boş bakarsan eğer, alemi hindir insan.

Evrenin her elementi vardır insanda,
Yaratılmışlar, kula hizmet yarışında,
Kul ise Allah’ı sevmeli her anında,
Hoş bakarsan eğer, alemde güldür insan.

Cennet ve cehennem, insan içinde saklı,
İkiden birini tercih edecek aklı,
Seçimine göre dönecek dünya çarkı,
Boş bakarsan eğer, alemi pistir insan.

“Adem” olabilmek kazancın en güzeli,
“Adem”; Adem-i Kübrâ’dır bunu bilmeli,
Ne oldum değil, ne olacağım demeli,
Hoş bakarsan eğer, alemde nurdur insan.

İnsanı keşfetmek, evreni keşfetmektir,
İnsan, zerre içinde gizlenen güneştir,
Asıl olan hayvani ruhtan vazgeçmektir,
Boş bakarsan eğer, alemi hardır insan.

Beden ile ruh, bir bütünü oluşturur,
Aklı olan Allah’ın yolunda koşturur,
Akılsız insan, boş işe göz ovuşturur,
Hoş bakarsan eğer, alemde yoldur insan.

İnsan, varlıktan ibaret gölde değildir,
Aslı toprak, nesli nutfeden ibarettir,
Kâmil insanda, sonsuz denizler gizlidir,
Boş bakarsan eğer, alemi kandır insan.

Nefsini bilen insan ki, Rabbini bilir,
Allah’ı bilen insan, sever sevindirir,
İnsanı insandan ayıran kalpleridir,
Hoş bakarsan eğer, alemde candır insan.

Yaratan, ruhundan üflemiştir kuluna,
Akleden, ihanet etmez Hakk’ın nuruna,
Dikkat! Hâlel gelmesin hilafet yoluna,
Boş bakarsan eğer, alemi zandır insan.

Zamane insanları, yolunu şaşırmış,
Hak ve hukuk demeden, mazlumdan aşırmış,
Kendine cehennem için pek çok yol yapmış,
Hoş bakarsan eğer, alemde handır insan.

Aklım var deyip, akıllı sanma kendini,
Allah’tan gizleyemezsin hiçbir şeyini,
Mükafat bekler, hedefi güzel seçeni,
Boş bakarsan eğer, alemi zardır insan.

Kendini tanıyan insan, evreni tanır,
Kurtuluş içinse, hâlis imân lazımdır,
Sultanlığın şuuru, bunda yatmaktadır,
Hoş bakarsan eğer, alemde yar’dir insan.

Özü bilip, Hakk’a yürekten yönelmeli,
Ahiri dünyaya mutlulukla gitmeli,
Seni sevmeyeni de zahiren sevmeli,
Boş bakarsan eğer, alemi kardır insan.

Hayvani duyguyu körelten ulvileşir,
İnsan, var oluşu ilkesinde devleşir,
Kâinat ki, o nurlu gözde cüceleşir,
Hoş bakarsan eğer, alemde pirdir insan.

İfrazat-ı işkembeden sayarsan onu,
Lâşe’den hasıl oluverir önü-sonu,
İnsana ulviyet verendir Allah yolu,
Boş bakarsan eğer, alemi pistir insan.

Elest Bezmi: Kâinat yaratılmadan insanların ruhu yaratılmış.
Hin : Hain, art niyet
Adem-i Kübrâ: Yaratılmışlar içinde üstün olan.
Nutfe: Et parçası,
Lâşe (Leş): Ölü hayvan bedeni.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





SANA GELDİM ALLAH’IM

Kaş altında gözler ile,
Göz üstünde kaşlar ile,
Döş altında kalpler ile,
Kalp üstünde döşler ile,
Sana geldim Allah’ım...

Leblerde hak sözler ile,
Güzel bakan gözler ile,
Serde olan başlar ile,
Yerde duran kaşlar ile,
Sana geldim Allah’ım...

Her salise zikir ile,
Hak yad eden fikir ile,
Soran münker-nekir ile,
Engin akan nehir ile,
Sana geldim Allah’ım...

Uğruna akan kan ile,
Yoluna giden can ile,
Yalvarırken tan ile,
Söylerken Hüsn-ü zan ile,
Sana geldim Allah’ım...

Kur’ân baş servetim benim,
Muhammed rehberim dedim,
Sıddık ki, medarım benim,
Ömer de kudretim dedim,
Osman ki, şefkatim benim,
Ali’de yüreğim dedim,
Sana geldim Allah’ım...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




EY NEFS

Ey nefs (nefis)!
Seninle muhasebe etmek gerek,
Bilirim kötülüğe açık özün.
Sen çukura çekersin isteyerek,
Seni durdurana da vardır düğün.

Ey nefs (nefis)!
Hüznü sermaye etmeye bakıver,
Doğduğunda çok oldu sevinenler,
Ölümde bırak onlar üzülsünler,
Gidişinde gülmek hakkındır gözüm.

Ey nefs (nefis)!
Dünya nimeti aldatmasın seni,
Hoş gösterme dünya nimetini,
Yarın verecekler hesap listeni,
Dikkat ediver kızarmasın yüzün.

Ey nefs (nefis)!
Sen sensin, ben de benim diyeceksin,
Ahirette suçlu göstereceksin,
Sevinçten oynayıp tepineceksin,
Sana dur diyor ilk ve son sözüm.

Ey nefs (nefis)!
Sana zulmetmek görevimdir benim,
Kabul değil dünyevi isteklerin,
Kuru ekmek olsun dünya nimetim,
Sen mutsuz iken gülecektir yüzüm.

Ey nefs (nefis)!
Gülüp oynamaya ne hakkın var senin,
Ağlayarak gelmedin mi dünyaya.
Kulluk yapmak değil mi ilk görevin,
Neden dalarsın asılsız hülyaya.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



DÖRT TİP İNSAN VAR

Bilinmeli ki, dört kısım insan vardır,
Biri bilir, fakat bildiğini bilmez.
Bu tür olanlar her daim uykudadır,
Uyandırılmazsa kendisine gelmez.

Biri var bilir, bildiğini de bilir.
Bu kişi her konuda alim biridir.
Ona uyanlar hiçbir zaman kaybetmez,
Çünkü onlar Allah’ın sevgilisidir.

Bilmez, fakat bilmediğini de bilirler,
Bunlar ki, devamlı öğrenmek isterler,
Onlar sevgide saygıda kusur etmez,
Hakk doğru nerdeyse oraya giderler.

Sonuncusudur en tehlikeli olan,
Bilmediğini de bilmiyorsa insan,
O insanda asla güzellik olmaz,
Ondan uzak durulmalı her zaman.

Ali Dede Bosnavi de güzel demiş,
Cahilden uzak olmamızı istemiş,
İyilik ve güzelliğe yeter olmaz,
Güzel ahlak sermaye diye bilinmiş.

Ol sen en güzel surette ve ahlakta,
Asla zarar görmedim ben has kullukta,
Dün gitti, yarın ne olacak bilinmez,
Dönüp de bak, kalan var mı şu dünyada.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





KORU KENDİNİ

Kaba kuvvet ile bulunmaz,
İtimat dediğin sermaye.
Müslüman’ım demekle olmaz,
Değmeli alınlar secdeye.

Sana elzem olan imandır,
Dünya fani hem de yalandır.
İman aşkını şaha kaldır,
İlâhi aşk lazım kişiye.

Koru kendini münafıktan,
Vazgeçmeli mülk-ü fenadan,
Korkmamalı cesur düşmandan,
Cesaret gelir kişiliğe.

Dostu düşmanı iyi tanı,
Unutma şüheda atanı,
Yüreklice savun vatanı,
Vatan mirastır geleceğe.

Koru kendini yalancıdan,
Uzakça dur zalim sultandan,
Korkma gerçek kâfir olandan,
Metanet gelirmiş benliğe.

İlim – irfan hedefin olsun,
Yüreğine Hakk aşkı dolsun,
Unutma ki sende bir kulsun,
Veda edersin et – kemiğe.

Koru kendini yalakadan,
Her daim konuşur arkandan,
Korkma yürekli düşmanından,
Ulviyet hakimdir senliğe.

İman etmiş insanı ara,
Koşmalı, dost düşünce dara,
İnsan öldürmez bir yara,
Dildir zarar veren sevgiye.

Denizlerde ömür tüketip
Deniz nedir bilmeyenler var.
Müslüman adı ile gezip,
İman nedir bilmeyenler var.

Şair : Abdullah Yaşar Erdoğan.
Ahmed Yesevi Hazretleri der ki:

Eğer İslâmiyet’i, bilmezse bir Müslüman,
Dünya ve âhirette, görür çok zarar ziyan.

Allah’ın rızasını, gözetin ki her zaman,
Ancak böyle kurtulur, âhirette Müslüman.

Sakın mala ve mülke, gönül bağlama ki,
Elden çıkar sonunda, değildir çünkü bâki.

“Karûn” dahi malıyla, öğünürdür ki yine,
Mallarıyla birlikte göçtü yerin dibine.

Malının çokluğuyla, ahmaklar mağrur olur,
Onlar ki; cihanda, bulamaz rahat huzur.

Kâfir de olsa bile, sakının kalp kırmaktan,
Zira daha günahtır, bu, Kâbe’yi yıkmaktan.




TOPRAK KOKMAYA BAŞLAR

Yapraktan bile can çekilirken,
Uç kısmından kurumaya başlar.
Kula hayat çekilmez gelirken,
Burnuna toprak kokmaya başlar.

Kurt, ite maskara olduğunda,
Kul, kullara köle olduğunda,
Derman tükenince bacağında,
Bedende toprak kokmaya başlar.

Oğlun, kızın senle dalgasında,
Sevdiklerin hayat kavgasında,
Mırıldanma varsa dudağında,
Özünde toprak kokmaya başlar.

Ak alınlar secdeye varınca,
Nebatta hayretler uyanınca,
Dostun olacaksa bir karınca,
Kalplerde toprak kokmaya başlar.

Saçlar tel tel olup ağarmışsa,
Tende buruşmalar çoğalmışsa,
Eller titremeye başlamışsa,
Kanında toprak kokmaya başlar.

Göze siyah perdeler inmişse,
Düşünce hazinen tükenmişse,
Geçmiş seni teselli etmişse,
Beyninde toprak kokmaya başlar.

Ecel ki; yaşta sınır tanımaz,
Kul istemeyince bela yazılmaz,
Hakk’ın divanına boş varılmaz,
Nevale doldur da git yiğidim.

Hedeflenen yer güzel olmalı,
İnsan, ölmeden toprak olmalı,
Canlar Allah aşkıyla solmalı,
Dünya da baki değil yiğidim.

Düz ovalar kula yokuş gelir,
Gören göze dünyalar loş gelir,
Ölüm kokusu kula hoş gelir,
Ecel kapıda bekler yiğidim.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



YAK BENİ

Özüm ve sözüm bir olsun,
Gülüm ve yüzüm gür olsun,
Dünüm ve önüm nur olsun,
Yak beni, yak beni.
Sıddık gibi yak,
Ömer gibi yak,
Osman gibi yak,
Ali gibi yak.Yak beni.

Sevginle varlık bulayım,
Nebi’ne yolluk olayım,
Kur’ân’la kulluk durayım,
Yak beni, yak beni.
Hamza gibi yak,
Mus’ab gibi yak,
Bilal gibi yak,
Enes gibi yak,Yak beni.

Aşkınla nefes alayım,
Sevdanla benlik bulayım,
Vuslatta şenlik sarayım,
Yak beni, yak beni.
Mevlana gibi yak,
Yunus gibi yak,
Velin gibi yak,
Necip gibi yak, Yak beni.

Düşmanına set olayım,
Kötülere bent kalayım,
Canla başla hep durayım,
Yak beni, yak beni.
Kerem gibi yak,
Mecnun gibi yak,
Ferhat gibi yak,
Yaşar gibi yak.
Yak beni, yak beni.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan













AŞIĞIM BEN

Aşkların en güzelini seninle tanıdım,
Aşık olduğuna da aşık olup yandım,
Zâhir yalan, ahir de gerçekmiş anladım,
Sevgilinin sevgilisine aşığım ben.

Allah’ım! Yolundan ayrılana acırım,
Allah’ım! Habib-i Kibriya’na aşığım,
Allah’ım! Can vermeye yoluna hazırım,
Allah’ım! Senin sevgiline aşığım ben.

O’nun uğrunda, O’nun davasında yandım,
O’ndan gayri bir hayata, hiç inanmadım,
Dilim döndüğünce de Resülünü yazdım,
Sevgilinin sevgilisine aşığım ben.

Yak beni! Süruru Kibriya’nın aşkıyla,
Yak beni! Resûlünün davasının aşkıyla,
Yak beni! O yolda olanların aşkıyla,
Yak beni Allah’ım! Yoluna aşığım ben.



MANİLER

İyiye biçilmez değer,
İnsan kalbi, kaba benzer,
İçine ne girmişse,
Onu kendine özümser.
.......

Arifçe söz etmek gerek,
Hak yolda olmalı yürek,
Dilin neler demişse,
Ondan hesap vermek gerek.
.......

Amelin sırrı sabırdır,
Sabredene ecir vardır,
Dünyan sermaye ise,
Hesabı zor olacaktır.
.......

Olay anında celallenme sen,
Kudretine güvenip vurma sen,
Kanaat ki, tok gönüllülükse,
Sabret, dünyaya da güvenme sen.
.......

Beden ruhta bir elbise,
Vücuda bin bir desise,
Ruh çıkmışsa eğer tenden,
Acılar duymaz darp gelse.
.......

Biz ki bedeni terk edip gittik,
Halet-i Ruhiye de sevindik,
Neye gerek dünya bizim için,
Biz dünyaya imtihana geldik.
.......

Gündüzde yaşayan geceden,
Gecede yaşayan gündüzden,
Korkar ki, ne korkar bilseniz,
Eli kalem tutan şairden.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





BİLMEZ Kİ

Bu dünyası da heder olmuş,
Ahireti de gider olmuş,
Bu günü dünden beter olmuş,
Bilmez ki; yarın elinde değil...

Değmesi mi lâzım başın taşa,
Bela mı gelmeli dertsiz başa,
Ne gerek, dünya için telaşa,
Bilmez ki; kârı cebinde değil...

Hatem-i Resûlü tanımaz,
Ruhunu beladan sakınmaz,
Hakk’a yönelip de arınmaz,
Bilmez ki; canı güvende değil...

Belalardan ders almak gerekir,
Hakk’ı seveni, Hakk sevecektir,
Her insan doğdu ki ölecektir,
Bilmez ki; malı yanında değil...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan







SEVDAN İÇİMDEKİ KOR

Ahsen-i Takvimle yaratmışsın,
Sen benim baş tacım Halık’ımsın.

Zaman ve mekan yakışık almaz,
Sana inananlar yolda kalmaz.

Kul ne der demek, büyük hata,
Her işte sığınmak gerek Allah’a.

Senin sevdana karşı gelmek zor,
Sana olan sevdam içimde kor.

Sen ki; ezelden ebede varsın,
Sana kul olan aşkınla yansın.

Senin aşkın adam eder adamı,
Sen yak, o aşkınla iki dünyamı.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan






BİR DÜNYAM VAR

Zaman benim, ben zamandayım,
Ne uzak ne de yakındayım.
Hem içi hem de dışındayım,
Gönlümde kurduğum bir dünyam var...

Dünyamda acılara yer yok,
İnsanlar orda yaşamaz şok,
Her bir insanın da karnı tok,
Gönlümde kurduğum bir sevdam var...

Ne ezerim ne de ezilirim,
Yaratılmışı çok severim.
Dünya sınav yeri bilirim,
Gönlümde kurduğum bir ülküm var...

Sevdayla ben O’nda eridim,
Özümde sözümde O benim,
Andıkça titriyor benliğim,
Gönlümde kurduğum bir dünyam var...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





A Ğ I T

Çöl kaplanı O, Hz. Hamza, has adam,
Okta, kılıçta yürekli bir adam,
Müşrikler kalbine korkular salan,
Heybetlidir, yüreklidir Hz. Hamza’m.

Uhud Dağı sarsılır hırsından,
Çok cahil ganimet derdindeyken,
Oyyy, oyyy ooooy Hz. Hamza’m oyyy.

Vahşi’nin mızrağı Hamza kalbinde,
O güzel kalp Ümmi Beyt’in elinde,
Oyyy, oyyy ooooy Hz. Hamza’m oyyy.

Oyyy, oyyy ooooy Uhud’um oyyy.
Oyyy, oyyy ooooy Umudum oyyy.





EY BENLİK!

Ey benlik!
Sabra karşı da sabrediver sen,
Sabır çaresizler azığıdır.
Ne gerek dünya için sevinmen,
Bil ki sabır demir bir kalkandır.

Ey benlik!
Sana sabırla öğüt vermeli,
Sabrı sermaye diye bilmeli,
Sabırlının öfkesinden sakın,
Sabırla gelenleri görmeli.

Ey benlik!
Seni sabır ile vuruyorum,
Varlığı sabırda görüyorum,
Allah korkusu içime dolsun,
Seni yenip gazi oluyorum.

Ey benlik!
Sabır acı ama sonu tatlı,
Sen, sonda olacaksın kanatlı,
Varsın dünya başkasının olsun,
Her zaman bulursun mükafatı.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




DÖNDE BAK

İnsanlık uçuyor, uçurumda,
Haysiyet, onur ve şeref firarda,
Kutsal değerler ki, sıkıntılı,
Durmak istemez uymayan insanda.

Çirkef, zalim, gaddar kol geziyor,
Boru öttürüp ordu diziyor,
Can bedende, ıstırap içinde,
Can tenden, ten de candan beziyor.

Günü birlik sistem, hakim olmuş,
Ahir ile evvel unutulmuş,
Tamah denizi alemi kaplar,
Haslet ölürken, İblis can bulmuş.

Ahir zaman sinede uyandı,
Emareler bir bir onaylandı.
Küçük alameti tamam ettik,
O büyük gün kapıya dayandı.

Kişinin ölümü, alameti,
Hesap soracak, dünya nimeti,
Ey insan! Yalan gelmesin sana,
Dön de bak, dönen var mı hiç geri.


Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan


ÖLÜM HAKTIR - 2

Rabbim Kur’an’da buyurmaktadır,
“Her nefis ölümü tadıcıdır.”
Şu dünya denen aleme bir bak,
Var olan insanlar kaçıncıdır?

Dünya benim diyenler nerede,
Kemikleri kalmadı kabirde,
İnsan aslına rücu etmiştir,
Sonsuz hayat ki, gidilen yerde.

Yanlıştayız, ölüme ağlanmaz,
Ölen uçmuş, o yolda durulmaz,
Doğan insana ağlamak gerek,
İstikbalde belki hayır olmaz.

Ölüm haktır, elbet gelecek,
Bu yaşlı, bu genç hiç demeyecek,
Ezelde biçilen ömür biter,
Her ten bu dünyadan göçecek.

İnsan, vuslatta iken korkar mı?
Sevgili yanında vermez gamı,
Senin düşünmen gereken yer var,
Amel defterin ak mı, kara mı?

Süslü taç, taht sahibi nerede?
Estetik yaptırmışlardı tende,
Toprak yok etmiş o gövdeleri,
Akrep gezer kemikler içinde.

Bunlar gerçektir, acı vermesin.
Kul ki; kulluğunu iyi bilsin,
Kabir; ya kara bir zindan olur,
Ya da dönüşür cennet bahçesin.

Giden mutlu ki, dönen olmuyor,
Azapta, sevinçte duyulmuyor,
Her nefis kendi şahit olacak,
Kim ne ektiyse onu biçiyor.

Urba, bedenin bir örtüsüdür,
Urbaya ceza, tende ne görür?
Bu beden ruha bir örtü ise,
Firar ruha sadece hüzündür.

Şair : Abdullah Yaşar Erdoğan


Not: Cenab-ı Allah Kur’an’da Ankebut Suresi’nde ölümün hak olduğunu bildirmektedir. Öyleyse kula düşen tek şey var: Allah’a kul olma gayreti içinde olmaya çalışmak.


BEN Kİ;

Ben ki; evliya hallerinde sabrı,
Lider hallerinde kararlılığı,
Talebe olmada bağlılığı,
İtaat, sadakat ve sabırda gördüm.

Cahil yüzünden ilim sevdasını,
Alim sayesinde Hak davasını,
Hayat yolunda İslâm’ın aşkını,
Sevgi ve saygıyı yoluma ördüm.

Ben ki; çilenin göbeğine girdim,
Dertlinin yanında çoğaldı derdim,
Arsıza karşı kuvvetlendi bendim,
Pek çok kötü hali toprağa gömdüm.

Zengini gördüm, sevindim halime,
Sevap yazar ilimdeki kelime,
Doğruluğu şiar edimdim kendime,
Yalan dünyada zahiren de öldüm.

Ben ki; Resûl aşkına yanmaktayım,
Aklı zerrede, zerre saymaktayım,
Ten içinde dünyayı bulmaktayım,
Allah sevdasında alevlerde söndüm.

İmtihan, alemde varlık gayesi,
Benliğe çıkarmam dünya payesi,
Kulluk olmalı kulun sermayesi,
Ben ki; dünyanın sevdasından döndüm.

Şair : Abdullah Yaşar Erdoğan








KUL OLMALI

Çamurdan Adem-Havva,
Vardır kul hamurunda,
Dört iklim yedi kıta.
Kul olmalı Allah’a,

Dünyaya geldik,
Adem sulbünden.
Oluştu benlik,
İman geninden.
Allah’ı bildik,
Kelam sözünden.
Kul olmalı Allah’a,

Kur’an bizim özümüz,
Doğru olur sözümüz,
Yarın mahşer gününde,
Apak olsun yüzümüz.

Habil’den bildik,
Kardeş katlini.
Kabil’de gördük,
Hakk’ın sevgisini.
Resul’le sevdik,
İslâm dinini.
Kul olmalı Allah’a,

Şu dünya denen handa,
Kimse vermemiş mola,
Nefse köle olmadan,
Kul olmalı Allah’a.

Şair : Abdullah Yaşar Erdoğan




HESAP VERMEK

Hakk’ın yolundan ayrı olduysam,
Öz davamızdan uzak durduysam,
İnsani duygu taşımadıysam,
Benim için beş celep çağırın,
Kıymet biçsin hayvani bedene,
Urba niyetine parçalasın,
Gerek kalmasın beyaz kefene.

Allah’ın kullarını sevmezsem,
Renk, dil ve din ayrımı edersem,
Yaratılmışları küçümsersem,
Benim için bir cellat çağırın,
Kılıç indiriversin enseme,
Parçalayıp bedenimi atsın,
İster yal yapsın çakal önüne.

Dünya malına meyil edersem,
Hak yol varken batıla gidersem,
Hakk’tan gayrisine güvenirsem,
Bana zifiri bir zindan yapın,
Zincirleri vurun bileğime,
Gerekirse aç-susuz bırakın,
İşkenceler edin bedenime.

Her insan elbet hesap verecek,
Yapmadım onu diyemeyecek,
Yaşam notu sana verilecek,
Ruh tendeyken bilmeli yiğidim.

Şair : Abdullah Yaşar Erdoğan










HEPSİ O’NUN

Börtü-böcek boyun eğer,
Arşta Melekler, adın över
Sevmeyen imansız gider,
Alem Senin,
Adem senin.
Kulluk etme
Hakkı benim.
Ne var ne yok,
Hepsi senin.
Arzdan arşa,
Boyun eğsin.
Ademoğlu,
Secde etsin.
Kul olan kul,
Hakk’ı sevsin.
Rabbim desin.
Ne var ne yok,
Hepsi senin.

Vücudumdaki damarlar ile,
Kanımdaki al-ak yuvarlar ile,
Uykumda rüyalar bile,
Veli Senin,
Deli Senin,
İman etme
Hakkı benim.
Ne var ne yok,
Hepsi senin.
Arzdan arşa,
Boyun eğin.
Ademoğlu,
Secde etsin.
Kul olan kul,
Hakk’ı sevsin.
Rabbim desin.
Ne var ne yok,
Hepsi senin.

Günahlarım pek çok benim,
Affet beni Yüce Rabbim.
Tenim, rengim, kalbim, sevgim,
Hilal Senin,
Yıldız Senin,
Nefsle savaş
Hakkı benim.
Ne var ne yok,
Hepsi senin.
Arzdan arşa,
Boyun eğin.
Ademoğlu,
Secde etsin.
Kul olan kul,
Hakk’ı sevsin.
Rabbim desin.
Ne var ne yok,
Hepsi senin.

Akıl Senin, nakil Senin.
Melek Senin, Şeytan Senin.
Şeriat Senin, Sır Senin,
İman etme hakkı benim.
Tövbe istiğfar da benim.
Ne var, ne yok hepsi Senin.

Ey Ademoğlu, hele bir kez dinle,
Aldığın nefesi kendinden bilme,
Ben bu dünyaya hakim oldum deme,
Seni var eden Allah var bil bunu,
Sakın borçlu gitme hesap gününe.
Neyin var, neyin yok hepsi O’nun,
Secde etmesi gerek has kulun.

Şair : Abdullah Yaşar Erdoğan





NE OLDU BİZE

Ramazan Bayramını tatlı eyledik,
Kurban Bayramını mangaldan bekledik,
Kandillerimizi de simitten eyledik,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Kabir taşlarına güzel sözler yazdık,
Medyumlara ise umutlar bağladık,
Ulu erenlere de adak adadık,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Kur’an-ı Kerim’i raflara kaldırdık,
Hurafe üretip ona bel bağladık,
Peygamber sünnetine hiç de uymadık,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Biz ki; saygıyı, sevgiyi unutur olduk,
Hırs içinde ele geçirdik bir koltuk,
Her bir işimizde bekler olmuşuz yolluk,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Geçmişe söverken, gelecek bozuldu,
Kan ile alınana düşman kuruldu,
Bilmeli burada çok yiğit vuruldu,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Öze yabancı, sözlere yabancıyız,
Bir doğru iken, bin kere yalancıyız,
Ata mirası üstünde talancıyız,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

İdeolojik fikirler hapsindeyken,
Vatan uğruna şehitleri verirken,
Tepkisiz-etkisiz baş önde beklerken,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Gürleyip ayağa kalkmak gerekiyor,
Şüheda bizden, öz olmayı bekliyor,
Bak dünya adım adım parselleniyor,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Suskunluk alameti, nereye varır,
Yarın alacağın yarayı kim sarar,
Mirasa kondun, senden sana ne kalır,
Ne oldu bize gardaş, bize ne oldu?

Uyan! Dünya alem seni beklemekte,
Sana sevgi var, sönmedi yüreklerde,
Adına hutbe okunur ülkelerde,
Öze dönmeli gardaş, dönmeli öze...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





ŞEREFTİR

Allah’a inanmak akıl zoru,
O’na inanan bulur doğru yolu.
Akledip sığınan Hakk’ın has kulu,
Ne var ne yok hepsi senindir,
Sana kulluk bana şereftir...

Ezelde sen vardın, ebette varsın,
Yarattıklarına can ve de kansın,
Her cana şefkat kapını açarsın,
Ne var ne yok hepsin senindir,
Sana kulluk bana şereftir...

Kaza ve kaderim senin elinde,
İnananı yüceltirsin sevginde,
Hep sen varsın, sen varsın şu dilimde,
Ne var ne yok hepsin senindir,
Sana kulluk bana şereftir...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




KİMİ DOLU, KİMİ BOŞ

Oynadık bahçesinde,
Bir oyundu Leyla’nın,
Oyalandık çehresinde,
Bir sevdaydı Mecnun’un...

Yaşam çizgisi derin yoldur,
Sakın sitem etme, eden bulur,
Yoldur elbet uzun olacak,
Uzun yol iniş-çıkış doludur...

Kime kaldı fani dünya,
Hani nerede o sevenler?
Hayat ise, hoş bir hülya,
Gelmedi hiç gidenler...

Yıllar sel gibi gelip geçer,
Dünya aşkını derin biçer,
Öyle bir menzil var ki;
Kimi dolu, kim boş göçer...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan








HAR-I NAR OL

Hz. Ömer’imin sırtı kanıyor,
Hz. Osman’ım ki, Kur’an okuyor,
Hz. Ali’me vuran kılıç ağlıyor,
Yan yüreğim yan, yan da köz ol,
Damla gözüm yaşı, pınar ol...

Hz. Hamza hali yürek yakıyor,
Hz. Hanzala gökte yıkanıyor,
Hz. Mus’ab’ım kolsuz saldırıyor,
Yan yüreğim yan, yan da köz ol,
Düşmana eğilmez çınar ol...

Selam olsun İslâm şehidine,
Onlar yakışmış cennet ehline,
Sınır olmaz, Allah sevgisine,
Yan yüreğim yan, yan da köz ol,
Allah yolunda har-ı nar ol...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





YIKILSIN

Yukarısı boş, aşağısı loş,
Yukardan aşağı durum bir hoş
Düzende düzenin olmuş nahoş,
Yıkılsın evin, yıkılsın barkın,
Dönmesin senin elverir çarkın...

Kanlar emerek hayat bulmuşsun,
Kendine dönen bir çark kurmuşsun,
Dünyaya barış diye vurmuşsun,
Yıkılsın evin, yıkılsın barkın,
Dönmesin senin zalimlik çarkın...

Adaletten uzak, adalette,
Garip ve mazluma zulmetmekte,
Benim dediğim dedik demekte,
Yıkılsın evin, yıkılsın barkın,
Dönmesin senin su veren çarkın...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan




ÖZ ELEŞTİRİ

Kurban Bayramı, et günü olmuşsa,
Ramazan-ı Şerif, şekerciye varmışsa,
Kandiller, elli gram simide sığmışsa,
Ye Müslüman, Ye Müslüman ye ye...

Şeklen ve mideden ibaret olmuşsak,
Kahramanı hain, haini sultan aymışsak,
Şu leş midemiz için aşağılara eğilmişsek,
De Müslüman, De Müslüman de de...

İman, ticari meta haline gelmişse,
Tatiller yüzünden, İslam sevilmişse,
Mezarlarda ölüm aklımıza gelmişse,
He Müslüman, He Müslüman he he...

Zulmedenin yanında olmuş isek,
Suskunlukla ona destek olmuş isek,
Mazlum için gözleri yummuş isek,
Fe Müslüman, Fe Müslüman fe fe...

Kurbanımız et yemek için kesilmişse,
Ramazan’ımız da tatlı, börek yemekse,
Kandillerimiz, susam simidi içinse,
Ye Müslüman, Ye Müslüman ye ye...

İmanı, midemize döndürmüşsek,
Dünya kan içerken biz görmezsek,
Bela ve musibet gelmesini beklersek,
Me Müslüman, Me Müslüman me me...

Yapmacık tavırları özden sayarsa,
Hürafalara inanıp bezleri bağlarsa,
Kayayı kayaya yapıştırırsa,
De Müslüman, De Müslüman de de...

Medyumları, falcıları bizler türettik,
Tarlaya ekin ekmeden bizler tükettik,
Dindar üzerine tezleri bizler ürettik,
Ze Müslüman, Ze Müslüman ze ze...

Kul hakkından bihaber Müslüman’ız,
Allah yolundayız ama, biz kindarız,
Baş örtü, sakal, cüppeye düşmanız,
Me Müslüman, Me Müslüman me me...

Sınıflara ayırıp böldük inananları,
Mütedeyyin, samimi oldu adları,
Birde kopardık irtica yaygaraları,
Se Müslüman, Se Müslüman se se...

Garip Abdullah öz eleştiri ile söyler,
Çıkın bakın bu tarife niceleri girer,
Bilirsiniz ki dostlar acıları söyler,
De Müslüman, De Müslüman de de...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



EVLAT GEREK

Doğmasıyla dünya aydınlık olur,
Evlat; anne ve babanın nurudur,
Onunla yeni bir dünya kurulur,
Yola gelmez evlada dayanmaz yürek...

Yaşamanın hayat damarı denmiş,
Hayırsız evlat; bunu hep kesermiş,
Evlat; en zor imtihandan biriymiş,
Musa’ya komşu olacak evlat gerek...

Evlat; “Evvela at” dedirtmesin,
Anne-babayı asla üzmesin,
Atasının kıymetini bilsin,
Yola gelmez evlada dayanmaz yürek..

Bugünün evladı yarın ata,
Ne yüklenmişse o gelir atla,
Devran dönüverir baka baka,
Ata yiyemezmiş, oğul yermiş börek...

Akleden oğul; utanıp üzmez,
Ataya, “Moruk, Peder” denilmez,
Hayırsızlık, asla soydan gelmez,
Sonradan olduğunu da bilmek gerek...

Hane olanda evlat değişmiş,
Suçlu; el oğlu, el kızı denmiş,
Allah; evlatlara, evlat vermiş,
Evlada düşen sevgiye devam etmek...

Atasına “Öf” diyen yanacak,
Ahirde bu hesap sorulacak,
Ata üzme, hesap zor olacak,
Has kul olup daima düşünmek gerek...

Babam; üzmemiştir babasını,
Bende bulmadım üzme hakkını,
Vermezse evladım bir salkımı,
Geçmişime değil, bana sövmek gerek...

Evladı zorlama zamanına,
Bırak uyumlu olsun zamana,
Sen öğret, hor bakmasın imana,
Dini bilgileri de tam vermek gerek...

Senin bakışın ona ters gelir,
Israrın ile sinir gerilir,
İki sinirden bir post delinir,
Hoşgörü ile bakmayı bilmek gerek...

O, topluma zararlı olmasın,
Kılığı ile raydan çıkmasın,
Zamane dedik, aman azmasın,
Edep dahilinde yürümesi gerek...


Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



HESAP

Boşa yaşamak var dünyada,
Kimi edepli, kimi hovarda,
Sultanlara bile kalmaz dünya,
Akıl deryası bunu söylemeli...

Kazandım da benim oldu deme,
Nimetleri düşünmeden yeme,
Daim çeki düzen ver kendine,
Allah’a yoktur hesap dememeli...

Her kelimeyi bir hazine bil,
Yaşam çizgisinden yanlışı sil,
Belaya sürükler konuşan dil,
Dil yüzünden cezalar yememeli...

Her nefesten mutlaka hesap var,
Etme nuru dünyalık için dar,
Elinden geldikçe hep yara sar,
Belayı özden uzak görmemeli...

Hesap bu, inanmazsan kendin yap,
Gün gelir başağı taşımaz sap,
Daireyi tamamlar yarı çap,
Benim hesabım doğru dememeli...

Garip Abdullah sizi uyarır,
El pençe Hakk divanına varır,
Dünyaya kanan kazandım sanır,
Bu belalar benim için denmeli...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan





BEN YANARIM.

Gördü gözlerim, duydu kulağım,
Utançtan kızarmıştır yanağım,
Zulümlere şaşırdı dimağım,
Filistin yanarken, ben yanarım...

Zalimlik ayyuka çıkıvermiş,
Mazlum boynunu büküp eğilmiş,
Kardeşim diyen seyredivermiş,
Lübnan’ım yanarken, ben yanarım...

Güçlüyüm diyen silah kuşanır,
Zalimler, zulmüne alkış alır,
Mü’min yurdunda coni dolanır
Irak’ım yanarken, ben yanarım...

Altı asır dünya huzur gördü,
Osmanlı sonrası huzur söndü,
Dünya alem panayıra döndü,
Müslüman yanarken, ben yanarım...

Osmanlı ruhundan eser yoktur,
İnsanlık aşkı conide zordur,
İki ayaklı divane çoktur,
Mü’minler yanarken, ben yanarım...

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



ÖLÜM HAKTIR – 1

Tende olan cana, ölüm haktır,
Elbet her canlıyı bulacaktır.
Ha bugün, ha yarın olacaktır,
Yol hesabı bilmek gerekir yiğidim...

Ahiri bilen, dünyayı sevmez,
Gerekli diyen, dostunu üzmez.
Akıllı olan, azıksız gitmez,
Şol meramı bilmek gerekir yiğidim...

Geldik dünyaya Adem sülbünden,
Herkes sorumlu kendi kendinden.
Kaçış asla yok hesap gününden,
Sol tarafı bilmek gerekir yiğidim...

Şair. Abdullah Yaşar Erdoğan





ÇİĞ TANESİ GİBİ

Bir çiğ tanesi gibi gör kendini,
Hayat; seninle anlam bulsun.
İyi öğren yapraktaki yerini,
Bil ki sen, bulunmaz biri değilsin.

Çiğ tanesi gibi güvenme ona,
Vuslat denir senin düşmen toprağa.

Dünya denen yer bir yaprak misali,
Yaprağın ağaçtaki kısa hali,
Çiğ damlasıyla gelmişse sevinç,
Toprak olacak dönüşteki yeri.

Çiğ tanesi gibi güvenme ona,
Vuslat denir senin düşmen toprağa.

Tutunduğun yaprakta emanette,
Ben tutunduğumdan kurtuldum deme.
Yaprak düşer, dal düşer, sen düşersin,
Elbet bir gün toprağa gideceksin.

Çiğ tanesi gibi güvenme ona,
Vuslat denir senin düşmen toprağa.




YÜREĞİM YANIYOR

Yüreğim yanıyor, aşkın elinden,
Ateşine düştüm, Muhammed’in ben,
Ulviyet dolu yolu, hak bilirim,
Gayrisi beni ilgilendirmiyor...

Sevdalı Muhammed’im, Muhammed’im,
Resûl-i Ekrem’im, can Muhammed’im,
Güzeller güzeli canım Ahmed’im,
Allah’ın Resûlüsün diye sevdim.

Aşkına yaratılmıştır kâinat,
Yolundan ayrılan olurmuş bedbaht,
Bize elzem, Allah yolunda olmak,
Gayrisi beni ilgilendirmiyor...

Doğruyu, yanlışı bize öğreten,
Allah için, düz çizgide yürüten,
Sana bağlanmalıyız yürekten,
Gayrisi beni ilgilendirmiyor...







DÖNMEM GAYRİ

Götürün beni, hemen götürün beni,
Râsûlullah izine yüzüm süreyim.
Varın zulüm içinde bırakın beni,
Yeter ki; Resûl toprağını göreyim.

Nurum, gülüm, varlıktaki tek ışığım,
Rabbim’in kutlu olan davasındayım,
Ben, O’nun yolunda olana aşığım,
Vurun beni, kırın beni, dönmem gayri.

Yolumuz var, yazımız var, özümüz var,
Bu dava uğrunda bir de sözümüz var,
Hakk’ın cenneti yolunda gözümüz var,
Vurun beni, kırın beni, dönmem gayri.









ÖZDE KÖZ GİBİYİM

Yandım ben, yadım, güzel Muhammed aşkıyla,
Zerre gözüm olmadı, şu dünya malında,
Rabbi Rahman zikri dolanır damarlarımda,
Peygamberin izinde özde köz gibiyim.

O şehitler kervanına yazılsa ismim,
İlâhi aşk uğrunda yanıverse cismim,
Bir tutam ot ile kaftan olsa kefenim,
Peygamberin izinde canda can gibiyim.

Güzide kulların yolu, yolumdur duyun,
İsterseniz Hubeyb gibi çarmıha vurun,
Ben aşığım, dilerseniz beni savurun,
Râsûlullah izinde korda toz gibiyim.


Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan


HİCRET

O, Hz. İbrahim ki, hicretle mücerret,
Faslıların zulmünden korumuş hicret.
Doğru olur plan sistemi demek,
Islah edicilerin yoludur hicret.

Musâ’nın Nil’e gönderilmesi davet,
Musâ’nın Firavundan kaçışı hicret,
İsâ’yı Beyt-i Lahm’dan Kudüs’e davet,
İsâ’nın göğe yükseltilmesi hicret.

Mekke’den Medine’ye etmiş sirayet,
Medine’de devlet sistemidir hicret.
Hak ile batılı ayırmış o davet,
İman edicilerin yoludur hicret.

Hz. Ömer’in uyguladığı adalet,
İslâm Tarihi başı dediği hicret.
İdeal uğrunda fedakârlık, sebat,
Daim musibete karşı sabır hicret.

Kaçış değil, Allah’tan yardım istemek,
Allah’a sığınma ifadesi hicret.
Engellenirse Mü’mine muaşeret,
Kur’ân nazarında bir zaferdir hicret.

Hakça yaşamdır insanoğluna gerçek,
Allah bizimle beraber demek hicret.
Sarmışsa eğer devranı bir zulmet,
Allah’a kaçıp O’na iltica hicret.

Dünyada mal ve mülk kazanmaksa niyet,
Bu sevdaya hiçbir zaman denmez hicret.
Allah ve Resûlü’ne itaat etmek,
Ecelle Allah’a dönüşte bir hicret.

İman üzerindeki tesiri müspet,
Mü’minlerde olmalı Allah’a hicret.
Uyanmışsa nefsani arzu ve istek,
Kurtuluş tevbe ile Allah’a hicret.


Muaşeret: Birlikte hoşça yaşama.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan


OL

Ahir zaman gelmiş, gör ey oğul,
O güzellerin Hak yolunda ol,
Olamazsan da olmaya çalış,
Sen Sıddîk ol oğlum, sen Sıddîk ol.

Bil, zaman zorda, istikamet yok,
Gör bak etrafa, kimi aç kimi tok,
Onların yolu ki, en güzel yol,
Sen Ömer ol oğlum, sen Ömer ol.

Tevazu, senin sermayen olsun,
Kainatta Hak’ın bir kulusun,
O güzel Osman rehberin olsun,
Sen Osman ol oğlum, sen Osman ol.

Yılgınlık hiç yakışmaz bil bunu,
Yolda bırakmaz Allah kulunu,
O aslan Ali’nin tut yolunu,
Sen Ali ol oğlum, sen Ali ol.

Sen ol, Ebû Bekir ol, Ömer ol,
Osman ol, Ali ol, sen adam ol,
Onlarda olmamıştır sağ ve sol,
İlk önce kendin, sonra da el ol.


Şair. Abdullah Yaşar Erdoğan


BİZE SABIR GEREK

Bende suret, sende savlet,
Yükümüz bu gider elbet,
Zulmünde sonu gelecek,
Bize sabır gerek sabır.

Her derde devadır sabır,
Her kapıyı açan sabır,
Sabrın sonu mükafattır,
Bize sabır gerek sabır.

Bende mümbit, sende müfrit.
İlimde olmaz mukallit,
Yol isteyene ver de git,
Bize sabır gerek sabır.

Her derde devadır sabır,
Her kapıyı açan sabır,
Sabrın sonu mükafattır,
Bize sabır gerek sabır.

Bende ülfet, sende zulmet.
Hakk için çarpar yürek,
Ukbâda mükafat gerek,
Bize sabır gerek sabır.


Savlet: Ahlâk, karakter.
Ülfet: Dostluk kurma.
Zulmet: Eziyet etmek.
Ukbâ : Ahiret
Mümbit : Verimli.
Müfrit : Aşırı giden.
Mukallit : Taklitçi olma.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan






















MÜSLÜMAN

Zarafet ve nezaket mümin hali,
Edepte Müslüman umman misali,
Tevazuu ahlakı sadelikte bilir,
İmanıyla kendini eder belli.

Tebessüm hiç eksik olmaz yüzünden,
Yaşar İslâm’ı halel getirmeden,
Hakk’ın halifesi olduğunu bilir,
Ayrılmaz adab-ı muaşeretten.

Hakk’ın nurudur dünyaya bakması,
Resulü Ekrem’dir onun sevdası,
Milletiyle hoş geçinendir mümin,
Müslüman’dır Müslüman’ın aynası.

Ubudiyette yanlışlara düşmez,
Dünya için imandan taviz vermez,
Misafir olduğunu bilir Müslüman,
Arif-i Billah’tır imansız gitmez.



Arif-i Billah: Allah’ı hakkıyla tanıyan.
Ubudiyet: Kulluk, kölelik.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan.














İNSANLAR BİLİRİM

Dün dünyayı sahiplenip yaşayan,
Okunur oldu tarih sayfasından,
Fıtrat-ı kalemin kan damlayan,
Ne insanlar bilirim, pulunu sermiş.

Hak – hukuk yolunda bihaber olan,
Hanesi dünyalıkla dolup taşan,
Mazlumun ahını almış utanmadan,
Ne insanlar bilirim, yüzünü germiş.

İlmi irfanla ayrılmış divandan,
Nefis yüzünden kopmadı dünyadan,
Münafık şuuru sardı hülyadan,
Ne insanlar bilirim, bigane ermiş.

İmanlı olup dosta etmiş bühtan,
Bihaber kalmıştı Hakk’a kulluktan,
Daim haberdar olsa da yokluktan,
Ne insanlar bilirim, cendere vermiş.

Herc-ü merc içinde yok ki insicam,
Bin çile çekse de halifeyi can,
Gideceğini bilir elbet üryan,
Ne insanlar bilirim, gururu germiş.

Gönülden secde eden ol ki insan,
İlm-i nâfiye dalıp almış ihsan,
Hakk divanına Allah deyip varırsan,
Ne insanlar bilirim, irfana gelmiş.

Zulmette doruğa çıkıp putlaşan,
Yalan yanlış despot hayat yaşayan,
Ani dönüşle aşkı kucaklayan,
Ne insanlar bilirim, fermane olmuş.

Medet beklemiş şakiden ahmaktan,
Çok yaralar almış beşer davadan,
Geçte olsa haberdar olmuş nurdan,
Ne insanlar bilirim, dermane gelmiş.

Burçlarda bayrak olmuşsa davan,
İnandığı yolda olur itminan,
Boş olmamalı, olamaz da Müslüman,
Ne insanlar bilirim, murada ermiş.

İnkiyad ile nail olmuş nihan,
Selama gelecek, gelmeli cihan,
Rücû edecek saâdeti devran,
Ne insanlar bilirim, zamane gelmiş.

Muti ruh düzeninde var intizam,
Hakk yolundakine uğramaz hazan,
Sağında solunda var halin yazan,
Ne insanlar bilirim, mağruru yermiş.

Dünya malını hepten hiçe sayan,
Allah deyip, Allah diye yaşayan,
Var gayesini aşkıyla anlayan,
Ne insanlar bilirim, imana gelmiş.


Bühtan: İftira.
Bigane: Bildik olmayan, yabancı.
Cendere: Baskı ve basınç sağlayan alet.
Herc-ü merc: Karışıklık, intizamsızlık.
İnsicam: Tutarlılık.
İlm-i Nâfi: Faydalı ilim.
İtminan: İnanma, emin olma.
İnkiyad: İtaat, boyun eğme.
Muti: itaatkâr, itaat eden.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan


CAN ÇIKTI

Kuldan niyaz eyledim hakkımı,
Doğruluk, hakikat benden de çıktı.
Güvenip sundum ona davamı,
Müfritte, serkeş zalim sultan çıktı.

Necat konusunda var bin müfrit,
Velakin zulmeti ayyuka çıktı.
Her devirde oldu bir müstebit,
Fakat kabirde kemikleri çıktı.

Şunu anladım hata bizdeymiş,
Ama letafet mütevazı çıktı.
Ne kadar koşsak da nafileymiş,
Yorulan bedenimizden can çıktı.

İfratla tefrit girdi savaşa,
Ortalıkta mazlumun kanı çıktı.
İlim-irfanda oldu kargaşa,
Mektepte talebenin adı çıktı.

Hane ahlakla olsun terbiye,
Lakin evlad-ı iyal dansa çıktı.
Ebeveynlerde muhtaç sevgiye,
Herc-ü merc içinde canları çıktı.

Bühtan içinde kalan güçlerle,
Fuhşiyat-ı zillet azamet çıktı.
Sehivi iş edinen beylerle,
Şeytan-ı racimde ortaya çıktı.

Münâfık hakim oldu dünyaya,
Masumun, muvahhidin canı çıktı.
Abid çekmedi nefsi sigaya,
Hukuk sisteminin çivisi çıktı.

Abdullah Yaşar beşaret ister,
Halet-i ruhaniye de fakir çıktı.
Akl-ı selime hidayet göster,
İman-ı kâmilinde canı çıktı.

Müstebit: Baskıyla muamele eden.
Müfrit: Aşırı giden.
Necat: Kurtuluş.
Letafet: Yumuşaklık.
İfrat: İlerleme.
Tefrit: Orta yolun altında kalma.
Muvahhid: Allah’ın birliğine inanan.
Beşaret: Müjde.
Halet-i Ruhiye: Ruh hali, manevi durum.
Herc-ü merc: Karmakarışık, altüst.
Sehiv : Yanlış, hata.

Şair: Abdullah Yaşar Erdoğan



NEDEN OLMADIN

Ne olur zemmedip yerme beni,
Şer olur şetmetip germe beni,
Sana dedim ki giderken,
Sakın zulmette koma beni.

Vahamet kapıda bilirim.
Sen sevmezken nasıl gelirim
Hayatım zindan geçerken,
Yokluk ölümse sevinirim.

Yıkma beni diye yalvardım,
Memnun ol diye yuvarlandım,
Ruhen yıkılmış biriyken,
Derdime çare neden olmadın.

Damarımdaki kan titredi,
Can pınarında su kesildi,
Mazi kurumuş pınarken,
Allah’û âlem can çekildi.

Zor günümde el olan sendin,
Dost demedin, düşman demedin,
El alem mutlu yaşarken,
Bir gün de yürekten gülmedin.

Başkası ne der dedin, bana,
Çok karıştın yürek dünyama,
Ben yok içinde koşarken,
Neden destek olmadın bana.

Ülfet etme istemem gayri,
Hep karşımda oldun bir şaki,
Tedris haline kanarken,
Sadece dedim ol müttaki.


Zemmetme: Kötüleme.
Şetmetme: Sövme.
Ülfet: Dostluk.
Müttaki: Allah’tan korkan.
Şaki: Haydut.
Tedris: Ders veren.

Abdullah Yaşar Erdoğan.



ADAM SAYIN

Şetmetme ile gelene de,
Methetme ile gelene de,
Dedik alerre’si vel-ayn,
Bekler olduk adam sayın.

İktidar külfeti bize, nimeti size,
Yeter ki tebessüm gelsin yüze,
Hep dedik alerre’si vel-ayn,
Boyun eğdik siz gibi yüzsüze.

Ne doymaz karnınız varmış,
Yemedik kul hakkı kalmamış,
Hep dedik alerre’si vel-ayn.
Doğru dedik, öğüt almamış.
1983

Alerre’si vel-ayn: Baş göz üstüne.

Abdullah Yaşar Erdoğan





AŞK – I SOLUMAK

Şu ilim dünyasının içinde olmak,
Gönlü mübin-i tebeiyyet kılmak,
Zebunluğunu bilip edepli olmak,
İşte dileğim bu aşk-ı solumak.

Kitaplarla saadetini buldum,
İlm-i nâfi kapısında kul oldum,
İlm-i ummanında yakin bulundum,
İşte dileğim bu aşk-ı solumak.

Zuumdan uzak her ilim dostu,
Ubudiyet-i ilâhiyle ol tulû,
Kurtuluşa erdir Rabbim bu kulu,
İşte dileğim bu aşk-ı solumak.

Zebun: Zayıf, kuvvetsiz.
Ubudiyet: kulluk, kölelik.
Tulû: Doğma, ortaya çıkma.
Zuum: Boş inanç, haksız yere zan.
Yakin: Şüphesiz bilme, inanma.
Tebeiyyet : Tabi olmak, bağlılık.
İlm-i nâfi: faydalı ilim.

Abdullah Yaşar Erdoğan.



DOĞRUDA OLMAK

Yeri yok bu davada sû-i ahlakın,
Terakki de bulunmaz yeri tamahın,
Teşne-i beşer olsa da insan,
Kadr-i kıymetin bilmez ki mahlukatın.

Hiç eksilmemiş ki seciye-i şaki,
Var git bakıver insan ne ile baki,
Acz-i beşer olsa da şu insan,
Menzil-i maksuddaki renklerin haki.

Hatem-i Resûl aşkı ile yanmayan,
O büyük ki şetmetme ile anmayan,
Lakin acz-i beşer dedik insan,
Yoldan hepten sapar, doğruda olmayan.

Terakki: Yükselme, ilerleme.
Sû-ı ahlak: Kötü huy.
Teşne-i beşer: Hevesli insan.
Seciye-i şaki: Kötü huylu haydut.
Menzil-i Maksud: Ulaşmak için hedeflenen yer.
Şetmetme: Sövme


Abdullah Yaşar Erdoğan.




OLMAZ GÜLÜM

Dünya denen şu alemde,
Belalar döner etrafında,
Gör ki yıkık viranelerde,
Gökkuşağı olmaz gülüm.

Sevgiden mahrum hanede,
Buz eritilen gönül sinesinde,
Kırılmış, dağılmış ümitlerde,
Sevgi barınmaz gülüm.

Bahçıvanın olmadığı bahçede,
Hayaletler cirit atar gecede,
Kokular kalmamışsa güllerde,
Bülbüller konmaz gülüm.

Hakka niyaz eden gönüllerde,
Her daim semaya kalkan elde,
Gerçek imanlı beldelerde,
Hurafelik sökmez gülüm.


Abdullah Yaşar Erdoğan



İMANLA GİTMEK

Telkini değil, tahkiki kıl bizi,
Sürûr-u âlemde* nurlandır bizi.
Hoyratça boşa zaman harcatma,
İmân-ı Kâmille sonlandır bizi.

Allah’ım nurunla terbiye eyle.
Kuluna nasip et imanlı gitmeyi.
Terâhiyle* cihanım solmasın,
Kuluna nasip et imanla gitmeyi.

Boş terânelerle uğraştırma bizi,
Tanperver edip yıkma gençliğimizi,
Nafilelerle geçmesin bu ömür,
İman aşkı ile şuurlandır bizi.

Biliriz suçumuz çok, gafletteyiz.
Suçumuzdan gayretle dönmekteyiz.
Elimizi boş bırakma bizim,
İman-ı Kâmil olmak niyetimiz.

Sürûr-u âlem: Sevinç alemi
Terâhi: Gevşeklik.
Tanperver: Rahatına düşkün.

Abdullah Yaşar Erdoğan



DUA

Ahkemu’l-Hakimin, olan Sen,
Ezeli ve ebedi olamayan Sen,
Geleceği ve geçmişi bilen Sen,
Yoluna baş koydum, affet beni.

İtikaf’a* çekilip sinemi Sana açtım.
Çeşmi a’ladan nurunla yıka beni.
Beşer kalbim dayanmaz, yılgınım.
Esaretinden saadete eriştir beni.

Abd-ı memluk’um* ez bu bedeni,
Adem-i külli* et ademler içinde.
Her hücreme doldur ki sevgini,
Kendimi bulayım, benler içinde.

Bedbinlikten bu nefsimi kurtar.
Cisr-i Cehennem’de yol et beni.
Hakk yolunda canın ne önemi var.
Binler içinde yok et benliğimi.

Ulvi bir yol eri olarak al canımı,
Her nefeste uyandır bedenimi.
Benim kaleme bayrak et davamı,
Benlik içinde, hep erit benliğimi.

Ahkem’l-Hakimin: Hükümdarların hükümdarı, hâkimlerin hâkimi olan Allah.
İtikaf: inzivaya çekilip devamlı ibadetle meşgul olmak.
Abd-ı memluk: Kul, köle
Adem-i külli: tam yokluk.
Bedbin: Karamsar, her şeyi kötü gören
Cisr-i Cehennem: Cehennem köprüsü.

Abdullah Yaşar Erdoğan



EY OĞUL
Üzme hiçbir Allah kulunu.
Büyüklenme, bırak gururu.
Var her gün beş vakit duyuru.
Kulağın onda olsun ey oğul!

Okul bitirmekle,
Adam olunmaz ey oğul!
Eğilip bükülmekle,
Onur kırılmaz ey oğul!

Dünya malına hiç aldanma.
Boş şeyle sakın oyalanma.
Allah’tan başkasına dayanma.
Benliğin onda olsun ey oğul!

Okul bitirmekle,
Adam olunmaz ey oğul!
Eğilip bükülmekle,
Onur kırılmaz ey oğul!

Abdullah Yaşar Erdoğan